14 Aralık 2009 Pazartesi

Türkçe

TÜRKÇE

Asmaların rüzgârı yüzüme vurduğu zaman
Uyandım sordum :
- Acı değil mi dilsizliğim?

Uyandım ki ağzımda
Süt köpüğü ana dilim

Rüzgârın dolandığı çeşmenin varsıl suyu,
Ya da bir iz, bir yol benim dilim


AHMET ADA

11 Aralık 2009 Cuma

4 Aralık 2009 Cuma

Geyik şiiri Almanca'dan sonra Bulgarca'ya da çevrildi

Ахмет АДА

GEYİK

Ağrıyan bir yanım deniz hâlâ
Ölü suları bırakıp da geldim
Kim bilir lodosçudur soykütüğüm
Kollarımı iki yana açsam
İki kadırga direği öyle sessiz
Öyle uğultulu gece gündüz

Toprak sahipleri topraklarındaydı hâlâ
Kente lodos kapısından girdim
Yanımda beyaz bir geyik
Kimse bir geyikle geldiğime inanmadı
Ne patlak gözlü bankerler
Ne karanlık koridorların mübaşirleri

Hiç soran olmadı deniz halkını,
Parsı, bin türlü balığı, şimşeğin kılıcını,
Kör savaşta ölenleri, kürekçileri,
Tüketilen denizi, şarap rengi göğü,
Hiç mi hiç soran olmadı.
Bütün gün caddelerde yürüdüm,
Bakıp geçtiler kayıtsız biçimde
Savaşlardan kurtardığım geyiğe


Ахмет АДА
Елен
(превела Кадрие Джесур)

Море си остава една боляща част у мене
Загърбих мъртвите вълнения и тъй се явих
Южняшко е явно родословното ми дърво
Разтворя ли ръце настрани- две греди
На стихнала галера
Тътнещи денем и нощем безспир


В земята си бяха все още стопаните
От дверите на южняка пристъпих в града
Водех бял елен със себе си
Ала никой не повярва, че пристигам така
Ни банкерите ококорени,
Ни приставите в коридорната тъмнина

За народа на морето- никой нищо не пита
За леопарда, хилядите риби и меча на мълнията,
За гребците и погиналите в сляпата война,
За морето изчерпано, за небето с цвят на вино
Никой нищичко не попита
Цял ден по улиците на града бродих
Погледнаха безучастно и подминаха
Елена, който през войните бях спасил

Bulgarca’ya çeviren : Kadriye Cesur

3 Aralık 2009 Perşembe

video
video

Solgun Ablalar Gazeli

THE ODE OF PALE SISTERS


The rose voice frazzles in old gramophones, summer comes
May be not summer, from the sky of birds my sister comes


She grows rose at a flowerless balcony
Her body is a faded river, by watering desperateness she comes


A big hat on my mother’s head, is from Girit
We had come… by watering love songs, my sister comes


Her shadow is a pale ballad
A rogue moon rises, by watering front of doors, it comes


I had put records here, sister, now it is winter,
If some day they are played on radios, the time in the earth comes

Ahmet Ada
İngilizceye Çeviren: Ruşen Ergün


SOLGUN ABLALAR GAZELİ


Eski gramofonlarda gül sesi eskir yaz gelir
Belki yaz değil kuşlar göğünden ablam gelir


Ablam gül yetiştirir çiçeksiz balkonda
Solgun bir nehirdir gövdesi, umutsuzluğu sular gelir


Annemin başında kocaman bir şapka,
Girit’ten Gelmişiz biz, ablam sevda şarkıları sular gelir


Solgun bir halk şarkısıdır ablamın gövdesi
Külhan bir ay çıkar, kapı önlerini sular gelir


Ben şuraya koymuştum plakları, şimdi kış abla,
Bir gün çalınır radyolarda dünya içre zaman gelir.


Ahmet Ada
(Taş Plak Gazelleri’nden)

25 Kasım 2009 Çarşamba

Nuri İyem

22 Kasım 2009 Pazar

Der Hirsch


Eine meiner schmerzenden Stellen ist das Meer noch immer
Tote Wasser habe ich zurückgelassen als ich kam
Wer weiß, vielleicht ist ja Südwestwindler mein Stammbuch
Breitete ich meine Arme nach beiden Seiten aus
Ähnelten sie zwei Galeerenmasten, ganz so schweigsam
Ganz so brausend Tag und Nacht

Die Landbesitzer lebten auf ihrem Land noch immer
Durch das Südwestwind Tor betrat ich die Stadt
Mit einem weißen Hirsch an meiner Seite
Dass ich mit einem weißen Hirsch kam, wollte niemand glauben
Weder die glotzäugigen Bankiers
Noch die Gerichtsdiener der dunklen Flure

Keiner fragte nach dem Menschen am Meer
Nach dem Panther, den tausend Fischen, dem Schwert des Blitzes
Nach den Toten, die in blinden Kriege starben, nach den Ruderern,
Nach dem verbrauchten Meer, dem weinroten Himmel
Nicht einer fragte nach ihnen
Den ganzen Tag lief ich durch die Straßen,
Sie liefen vorbei in ihrer gleichgültigen Art
An dem Hirschen, den ich bewahrte vor Kriegen

AHMET ADA
Çeviri : Danyal Nacarlı
Hamburg, 21.11.2009

9 Kasım 2009 Pazartesi

Mahmet Temizyürek'in Denemesi

Mahmut Temizyürek

"
Ahmet Ada (1947). Ada’nın Geyik’i ile İonesco’nun Gergedan’ı arasında bir benzerlik kurulabilir mi? Gergedan; kısa bacağının üstündeki tonton gövdesiyle, kalın derili çirkin yüzündeki küçücük gözleriyle, o kalın gövdeden beklenmeyecek bir “hassasiyetle” her an nedensiz bir heyheylenmeyle boynuzlu burnunun dikine koşturan, sonra da ansızın yanılmış gibi duran bu gülünç hayvan ile, Geyik; ince uzun bacakları üzerinde zarif gövdesiyle doğaya uyumun, kimseye zarar vermeden yaşamanın örneği bu barışçıl hayvanın, avcıların avladıktan sonra bin pişman oldukları bu eşsiz güzelliğin ne benzerliği olabilir? Birbirine tam zıt iki hayvan arasında benzerlik bulmak kuşkusuz tuhaf, ama çağrıştırdıkları aynı evrenin iki kutbu gibi. İonescu’nun oyunlaştırdığı haliyle, sokaklarda görüldüğünde, mantıkçının “olasılıksız” saydığı, bürokrasinin inkardan geldiği ama her geçen gün sokak vukuatlarıyla giderek çoğalan bu yaratık, milli hassasiyeti yüksek orta sınıfın bir temsilcisi olmuştu. “Gergedanlaşma” bir sosyoloji terimine dönüştü zamanla, faşist toplumsal karakter betimlemelerinde. Bugün de devam ediyor ve Türkiye’nin taşrasından metropollerine doğru yayılıyor Gergedanlaşma. Buna karşın Geyik de toplumsallaşıyor. Bazen metropollerden taşraya, bazen de taşradan metropollere doğru bir barış umudu, barış olasılığı olarak beliriyor sokaklarda, meydanlarda. 2009’un Mayıs ayında yayımlanan kitabında Geyik dağdan kente iniyordu Ahmet Ada’nın şiirinde.

Kuşkusuz, Geyik imgesini geçmişte de görmüş olmalıyız. Anadolu’nun Kibele’sinden dönüşen tanrıça Artemis’in simgesiydi Geyik. Ardından Anadoluya “dirlik” kazandıran Hacı Bektaş Veli’nin sol yanından belirdi, sağındaki aslan ile. Şair Gaybi, Alageyik destanını yaşattı pîri Abdal Musa’ya yazdığı güzellemede; pîrini Geyik bedenine dönüşen Buda gibi düşünmekteydi. Geyikli Baba, Bursa’da Anadolu yoksullarını Bizans zulmüne karşı halkların kardeşliği ve barış için savaş amacıyla örgütlerken Geyik üstünde dolaşıyordu bir lokma bir hırka ile. Pir Sultan Abdal, “kırk yıl dağda gezdim geyikler ile” demişti o Celali ruhuyla. Jöntürk Celali Resneli Niyazi’nin “Rehber-i Hürriyet” adını verdiği geyiğinin İstanbul’da bakımsızlıktan öldüğünü de unutmadık kuşkusuz. Melih Cevdet Anday “Geyik akarsuları özlediğinde / Hem su hem geyiktir akan” dizeleriyle güzelledi, “barış”ın, uyumun, saflığın, yabancılaşmamışlığın simgesi olan geyiği. Ya Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” adlı o unutulmaz yankılar taşıyan şiirine ne demeli?

Ada, bu mirası taçlandırıyor “Geyik” şiiriyle. Ada’nın baştan beri gözettiği poetik özelliğinin bir örneği bu şiir. “Etkilenme endişesi”nden sıyrılıp endişeyi şiirsel bir yüceltimle dönüştürüyor Ada. Hayatın en ışıltılı vadisinde, şiir vadisinde yaşayan bir şair Ada. Bu vadinin esinlediği rüzgârı cömertçe karşıladı bağrında. Yumuşattı, yoğurdu, lirik bir duygu kazandırdı her etkilendiği şiire. Nazire geleneğini yaşattı modern şiirde. Örneğin, “Yeter bana mezar taşı olmak /Anadolu’da” diyordu son kitabı “Taşa Bağlarım Zamanı”nın girişinde; Nâzım’a selam verirken. Göndermeleriyle şiirlerarasılığı son derece zengin bir şiir kurdu. Yazdıkları “zamanın ruhu”ndan, şiirinden, politik ve toplumsal dalgalarından asla bağımsız olmadı. İkinci Yeni şairleri kadar olmasa bile hemen bütün şiir akımlarıyla denemeler yaptı. Son yıllarda en çok sohbet ettiği şair Melih Cevdet Anday olsa gerek. Anday’daki, doğa- birey- tarih-bugün-yer- gök-iç-dış-hayvan-insan bütünlüğünü derinden anladığını düşündürüyor son şiirleri.

Şiir şiire bakarak yazılır; Ada’nın bu ısrarlı çabasıdır ki, ona kendi sesini, sözünü, biçemini kazandırdı. Şiirinin özelliklerini Celal Soycan’ın kusursuz tanımıyla söylersek: “Okurla her zaman “geçirgen” bir ilişkisi” vardı şiirlerinin. “Trajiği verirken bile korunan munis söyleyiş, özenle korunan düşük hız, netliği gözetilen mekan kurgusu, gündelik nesnelerle kurulan imgesel çevren okuru hep rahatlatmıştır. Sorular askıda bırakılmadan, soluk ıslıklarla çıkışı imler. Gerçeklik dondurulmaz ama her hamlede dilden kaçan bir kayganlığı da izin verilmez. (…) Türk şiirinde Ahmet Ada sesi diyebileceğimiz sakin, tartımlı, okura şefkat aşılayan ama kaygılı bir ses, insan trajiğine daha acı ve olabildiğince sentetik bir “dil” içinden sokulmaya çalışır.”

Ahmet Ada yayımladığı 19 kitabında Soycan’ın betimlediği bu poetikayı özenle güttü; ama özellikle son kitabı Taşa Bağladım Zamanı’da eşsiz bir doruğa eriştirdi serüvenini.

sabitfikir.com

7 Kasım 2009 Cumartesi

video

3 Kasım 2009 Salı

video
video

23 Ekim 2009 Cuma

Çayırkuşuna Gazel. Çeviren:Baki Yiğit

Ahmet Ada
Translated by Baki Yiğit


ODE TO MEADOWLARK

- to Muammer Ketencoğlu


Is it Manolis Hiotis coming with his lifeline bouzouki on his shoulder,
And bringing together the winter and his agonies, a summer merriment in his heart

It rains for days, there remain blond women,
Childrens’ laughter and the silver of waters.

Faded cloves on the collar of streets,
Word is falling, labor is stolen, Kavuras' sudden death

Manolis is making fun of his agonies with his mother-of-pearl inladed fury,
Quiet appearances of tempered loves before windows

This is us making a rose go with sisters’ hair,
A few meadowlarks flying open from children’s hair


(Vinyl Record Odes, 1995)




çayırkuşu’na gazel

- Muammer Ketencoğlu’na


Manolis Hiotis midir gelen omzunda can suyu buzukisi,
Acılarıyla buluşturuyor kışı, yüreğinde yaz cümbüşü

Yağmurlar yağıyor günlerce sarışın kadınlarla,
Çocukların gülüşü kalıyor bir de suların gümüşü

Sokakların yakasında soldurulmuş karanfiller,
Söz düşüyor, emek çalınmış, birdenbire Kavuras’ın ölüşü

Acılarıyla alay ediyor Manolis sedef kakmalı öfkesiyle,
Menevişli sevdaların usulca pencere önlerine çıkışı

Biz buyuz işte, gülü yakıştıran ablaların saçlarına,
Çocukların saçlarından fırlayan birkaç çayırkuşu


(Taş Plak Gazelleri, 1995)

10 Ekim 2009 Cumartesi

Balkon (Türkçe - İngilizce)

Ahmet Ada

Translated by Baki Yiğit
THE BALCONY


This balcony, the home of poetry overlooking the sea,
The place where I talk to myself,
The narrow space in which I go after a poem
With the hay of words untill dawn.

How have I been breathing this air for so many years?
My water-like life flies
Through celestial images.

This balcony, abundance of stars at nights,
And their short hornpipe over rivers.
It’s blissful with evening primroses
Whenever doves fly long
Off the opposite roof.

This balcony, a time-out world.








Balkon


Bu balkon, deniz gören şiirin yurdu,
Konuştuğum yer kendi kendime
Gün ağarana dek sözcüklerin samanıyla
Şiir kovaladığım dar mekân


Nasıl soludum onca yıl bu havayı?
Su gibi bir şey akıp gider
Ömrüm göksel imgelerden

Bu balkon geceleri yıldız bolluğu
Kısa çalgısı ırmakların üstünde
Güvercinler uçmayagörsün uzun
Uzun karşı damdan açıklara
Keyiflidir o zaman gecesefalarıyla

Bu balkon, zaman dışı dünya

9 Ekim 2009 Cuma

Kış İçin Prelüdler

KIŞ İÇİN PRELÜDLER VIII


denizin kış duyurusu kumun serinliği,
burada kıyıda uzam, zaman nerede,
deniz kabuklarında mı,
salyangozların izinde mi yoksa

kokuları renkleri ortaya çıkaran yağmur
serabı da ortaya çıkar
göreyim bedenimde yeniden doğduğumu
göreyim otuz kuşla birlikte uçtuğumu

uzaklara yağan yağmur olayım
denizin dizi dibinde çöküp oturayım

gölgem beni çıkar karanlıktan, uçayım,
nasıl da döndüm buğday benizli yağmura


KIŞ İÇİN PRELÜDLER IX


gök boş, göğe bağlıyorum
köpeğin sesini, sessizlik de
olan bir şey, duyuyorum sadece
kayalara vuran denizin sesini

kayalarda kurduğum düş
açılıyor denize, kürek çekiyor

(kim mutlu olmuş dünyada
kim bulmuş yitirilen huzuru)

deniz, kapılmış okyanus
rüzgârına, nereye sürüklüyor,
kıpır kıpır tekneyi, susarak
yıktığımız insanın doluluğunu

denize açılmışken epeyce
boşluğummuş sanki ölüm
durup dururken teyeller atıyor
düşünceme akşam saatlerinde

Evrensel Kültür Dergisi, Ekim 2009
Sayı: 214

21 Eylül 2009 Pazartesi

KIŞ İÇİN PRELÜDLER II


kış da çok yalın,
kar kalbin yangını – aşk varsa
kışı kaygıların ısıtacağı konuşulur
kedilerin kapılara tırmandığı yıl

kış uzunsa sakladığın olur,
kuşları, hastaları, çiçekleri.
sonsuzluğa gider, anımsa,
çatılar, bacalar, taşlar da.

ama yok, uzaksan kendine, gölgene de,
kış tırpan, kaldırır ölünü de,
sen yeter ki sağlam dur
kış usta göçüğü onarır


Ahmet Ada

Kurşun Kalem Dergisi
Sayı : 1, Eylül 2009


16 Eylül 2009 Çarşamba

7 Eylül 2009 Pazartesi


18 Ağustos 2009 Salı

Ahmet Ada ile Söyleşi

Deneylenemeyen dünyanın

sözcüsü oldum’

Ahmet Çakmak

Ahmet Ada bu yıl biri şiirlerinden seçmeler Sonsuz At’ (Şiirden Yayınları), diğer ikisi yeni şiirleri ‘Sözcükler Denizi’ (Şiirden Yayınları) ve ‘Taşa Bağlarım Zamanı’ (Metis Yayınları) olmak üzere art arda üç kitap çıkardı. ‘Sözcükler Denizi’ içinde yer alan şiirlerdeki felsefi derinlik ve ‘lirik ben’in öne çıkması ile dikkat çekiyor. Ahmet Ada ile hem içerik hem de biçim olarak farklı bir yelpaze bu kitabını ve şiirlerini konuştuk…

“YALINLIĞIN DERİNLİĞİNE ULAŞTIM”

- Lirik Ben’in cevherini içeren bir kitap olmuş Sözcükler Denizi. (1) Lirik Ben’in şiirden kovulduğu, deneysel şiir alanlarının söze, retoriğe açıldığı bir dönemde lirlik Ben’de ısrar etmenizin bir anlamı var mı?

- Lirik Ben’in söylemi çağdaş şiirin vazgeçilmez söylemidir. Çağdaş lirik şiir yitirilmiş doğanın, insandan soyutlanmış eşyanın, bitki örtüsünün, denizin sesidir. Ahmet Haşim’in lirizmiyle karıştırılmaması gerekir. Okurlar bunu fark edecektir. Okur, şiirlerin bilge söylemini, sözcüklerin tılsım ve büyüsünü aralayıp kitaba kapıdan girdiğinde lirizmin kucakladığı doğayı sezecektir. ‘Sözcükler Denizi’, bütün modernliğine karşın, Akdenizli tinin dolaştığı bahçeleri, denizi, ormanı okura duyumsatmayı amaçlar. Anlamı ötelemez. Lirik Ben’in sade, yalın, o ölçüde de kapalı söylemi, içeriye girildiğinde tadına varılan şiire dönüşür. Çağdaş lirik şiir, son kertede, yalnızlaşan insanın sesini duyuran şiirdir. Çağdaş lirik şiir, küresel dünyada, dizgenin hazırladığı, kurduğu, verdiği dünyayı değil, bireyleşen Ben’in iç sesi olarak arzuladığı dünyayı dile getirir. Abartılı bir söylemi değil, sade, yalın olmayı seçer. Seçkindir. Öznenin kendi adına konuştuğu bir iç deney, bir yaşantı şiiridir. Sözcükler Denizi, yaşantının, duygu patlamasının, doğaya ve insana bağlılığın bilgece dile geldiği şiirlerden oluşuyor. Seçkinlik ve billurlaşma yolunda geldiğim bağlayıcı noktadır. Adorno, lirik şiir için ‘ikinci doğa’ nitelemesini bunun için yapıyor. Çünkü, söz konusu olan lirik Ben’in genele karşı kurduğu tikelin doğasıdır.

- 1979’da yazdığınız bir şiirle giriliyor Sözcükler Denizi’ne. “Seyir Defteri” adını taşıyan bu şiirin sizde özel bir yeri var herhalde?

- “Seyir Defteri”nin italik dizilen bölümünü, 1985’de yayımlanan Yaz Kırlangıcı Olsam’ın birinci bölümüne almıştım. Yazılışından otuz yıl sonra tamamını Sözcükler Denizi’ne aldım. Sevgi Soysal Adana’da sürgündü, ziyaretine gitmiştim. Sürmene Oteli’nde kalıyordu. Hüzünlü, tasalı günlerdi. Şiirde ona gönderme var. İtalik bölümdeki Adana, çocukluğumun Adana’sı. Yazlık sinemaların, faytonların bunduğu belleğe zorunlu yolculuk.

- Sözcükler Denizi’nin “Yağmurlar Kalmasın” adlı üçüncü bölümündeki şiirlerde arkadaşlıklar, lirik Ben’in tinselliğinin doğa ile iç içe giren gerilimli hâli, bu küçük şiirlerin atmosferini oluşturuyor. Derin yapıda yeryüzünü anlamlandırma aranışı mı bu? Nesnelerin tinselliğini keşfetme çabası mı?

- Her ikisi de..Derin yapıda yeryüzünü yeniden anlamlandırabilmek güzel bir çabadır. En somut örnek ‘Kırık Amfora’ şiiridir. Binlerce yıl önce denize fırlatılıp atılmış kırık bir amforanın, binlerce yıl sonra denizden çıkarılışı, ışığı yeniden gördüğünde ruhunun şaşıp kalışı…Amforanın tinselliğini keşfetme çabasıdır bu. Aynı zamanda yeryüzünün ve ışığın değerini anlamlandırma uğraşıdır. Nesnelerin de tinselliğinin olduğunu düşünmek insana ait bir olgu. Nesnelerin de konuşan varlıklar olduğunu hep düşünmüşümdür. Doğanın devingenliği; işte budur ayakta tutan insanı ve yeryüzünü: “İçindeki denizi kurutamazsın / Küçük sular akar gelir ardından” (s.30). Bu mucizevi devingenlik “Birdenbire bir çiçek / Gürül gürül bir orman” (s.36) değil midir? Doğa, kutupsallıkları, zıtlıkları birleştiriyor. Bunu görmüyorlar. Sezgilerimle duyuyorum. Gerçekçi ve üstgerçekçi yönelimlerle zıtlıkların birliğine katılıyor, bu ürkütücü gerilim hattında yer alıyorum: “Gidilir evet dünyaya doğru / Ama her gidiş de hüzündür” (s.35). Aslında dünyada olmanın hüznüdür bu. Uyandığında, nesnesine yabancılaşan, emeğinin yittiğini gören insanın hüznü.

- Bir yanda bellek geriye işliyor: Tavan arasında çocuk kalmış yağmurları dinlemek, çeşitli çiçekler, deniz, orman. Bir atmosfer yaratmak için değil, Varlık olarak da varoluyorlar…

- Belleğin geriye işlemesi, çocukluğun saf doğasına yönelmesi, bir çiçeğin, bir kokunun anımsatmasıyla olabiliyor. Çocukluk, ergin insanın düş ülkesidir. Dış ve iç mekânıdır. İmgelemi, yaratıcılığın temel gücü olarak gördüğüm için, şiirsel imgenin ‘kurucu’ varlığına inanırım. Yaratıcı imgelem, doğanın şiirselliğini değil, şair öznenin imgelemindeki doğanın şiirselliğini yeniden kurar sözcüklerin gücüyle. Şair, doğanın seslerini, kokusunu, devingenliğini değil, imgelemindeki doğanın seslerini, kokusunu, devingenliğini yeniden kurarak doğayı taklit etmekten kurtulur. Yağmurlar, çiçekler, deniz, orman, şiirlerimde imgelemin mekânından geçerek birer imge olurlar. Böylece, içtenlikli ve sonsuzluk duygusu yaratan bir doğa, kardeş doğa yaratırım kendime, dolayısıyla okura. “Taştaki derin telaşı” (s.47) nasıl duyumsarım yoksa yaratıcı imgelem ve sözcüklerin gücü olmasa? Nesneleri yaşayan varlıklar olarak algılamak, onlardaki tinselliği keşfetmek güven vericidir. Ama, bazen, özneden bağımsız bir nesneler dünyası olabileceğini de düşünürüm. O zaman, onlar şiirlerimin atmosferini yaratmak için değil, gerçek nesneler, varlık-nesneler olarak varolurlardı şiirlerimde. Ya şimdi? Şimdi de varlık-nesneler olarak varolmaktadırlar.

- Doğayla bütünleşme isteği “Yalın İstekler” adlı şiirinde dile geliyor?”Yollar Boyunca”da da kentin para tutkusundan, kentte dilin bozuluşundan söz açıyorsunuz. Bu istek kentte sıkışmış, bunalmış bireye mi ait?

- “Yalın İstekler” bir mekân şiiri. Mekân Akdeniz, Toroslar, Taşucu, Mısır, İskenderiye. Özgürlüğün ruhuma dolduğu bölge. Bir Akdenizli olarak, kentlerin birey üzerindeki basıncı, baskısı karşısında doğaya karışma isteğinin sözcüsü oldum bu şiirde. “Dünya büyük, ama / denizler kadar derin içimizde”. Rilke’nin bu dizeleri içdenize, o büyük dünyaya gönderir okuru. “Yalın İstekler” şiirinde (s.49), yalnızlığın, iletişimsizliğin yaşandığı kente gönderme yok (2), ama doğayı imgeye çevirme var. Özyaşamsal deneyimimin şiir diline çevrilmesi. Bu mekânda daha önce de yaşadım, yaşıyorum. Tortusu, görüntüsü var bende; varolanın şiir diline çevrilmesi; sanırım işin özü bu.

-“Yalın İstekler” şiirinden sonraki şiirler felsefi bir zeminde ilerliyor. Yoklukta dolaşan ayaklar, Ben’in bir başınalığı, hiçlik denizi, sonsuzluk duygusu, evrene sürgün oluş, “başka bir dünya olmalı” ütopyası; bu işaretler geniş bir felsefi zeminde olan Ben’in yeryüzüne değgin işaretleri olabilir mi?

- Sözcükler Denizi’nin asıl konuşulması gereken yönü şiirlerdeki felsefi derinlik. Felsefi derinliğe gönderen imleri saptamışsınız. Felsefe yalnızca felsefecilerin ilgilendiği alan değil. Bir şair olarak ‘İnsan ve Varlık’ şiirin nasıl temel düşünsel sorunsalıysa, felsefenin de sorunsalıdır. Söylem farkını unutmamak kaydıyla. Kant, Wittgenstein, Heidegger okumalarının başlangıcı Marx’ın Grundrısse adlı yapıtı. Sonra dil felsefesi, fenomenoloji, Benjamin, Adorno, Deleuze okumaları, Bakhtin var onları takip eden. Bu dirsek temasları şiirlerimin derin yapısını değiştirdi doğal olarak. Şair ne yapar? Deneylenemeyen dünyanın sözcüsü olur. Melih Cevdet Anday, şiir dilinin mantık üstü olduğunu söyler ki, öyle olmasaydı varlığı, hiçliği, yoklar dünyasını dile getirmesi olanaksızdı. Şiirimin sahihliği bu mantık üstü kurgusallığından gelir. Orada, bir yerlerde taşın aşındığını hissedip algılayabilen bir zihinsellik ile bu zihinselliği mantık üstü dile ya da imgeye çevirebilen yetenek, olup biteni de sezgileriyle gösterebilir. Sözcükler Denizi , bu bilgeliği dünyaya karışarak yapar, yapmaktadır. Alain Badiou, “şiir kendini dilin içinde buyruk olarak ortaya koyar ve bunu yaparken de, hakikatler üretir” diyor. Şiirin kendini dilin içinde bulurken de felsefeye dikiş atması özerkliğini, bağımsızlığını zedelemez. Şiiri felsefenin yedeğinde görmediğin sürece bu böyledir. İnsanın yeryüzü serüveni, yüz yüze geldiği ve temas ettiği metafizik şiirin bölgesi içindedir; dolayısıyla dokunup geçtim onlara. Sözcükler tümüyle okunduğunda, dizeler, görüntüler görünür ve yitirler. Bende ve okurda anlamın sürmesi, bu büyü şiirindir. Belki süren anlam değil, şiirin müziğidir.

- Şiirlerin biçimselliklerinde de söyleyişinde olduğu gibi bir sadelik, bir yalınlık var. Bilge bir söyleyiş Ben’i doğayla bütünlüyor. Ne dersiniz?

- Şiirlerin biçimlerinde belli değişimler oldu Sözcükler Denizi’nde: Monolog dizeler, soru yanıt dizeleri, italik dizeler, şiirlerin bilgece söylemlerinin aktarılmasında ve çatının oluşturulmasında görev aldılar. İç konuşmalar, bir Hodan çiçeği gibi titreyen iç sesler, sözcükler bitince dibe çökecektir. Birkaç özne, bin bir çeşit imgeyi yüklenip götürür. Öznenin içinde bulunduğu dış mekân, iç mekâna çekilerek, öz orada biçimlendirilir sözcük sözcüğe bitişerek, dokunarak. Ama, şiirin biçimselliğini teknik birtakım girdiye indirgemek de doğru olmaz. Biçimsellik, yapının, şiirin öğeleriyle örgütlenmesi demektir ki, temeli sözcükten başlar. Sözcükler Denizi’nin biçimselliği tek tek şiirlerinin farklı biçimselliklerinden oluşur. Biçimsellik donmuş değil, devingendir.

- Bu yıl iki yeni şiir kitabınız yayımlandı: Sözcükler Denizi, Taşa Bağlarım Zamanı. Bu yeni kitaplardaki şiirler bağlamında şiirinizi nerede görüyorsunuz?

- Bu son kitaplar bağlamında yalınlığın derinliğine ulaştım. Sözcük dağarımın çok genişlediğini gördüm. Şiir dili olarak kırılma bu kitaplarda da sürüyor. Şiirlerimin bilgece bir söyleme kavuşmasında felsefi kavramlarla, sözcüklerle düşünmeye başlamanın etkisi var. Gündelik hayatımda da felsefe ile fenomenoloji okumanın değişimdeki etkisini söylemek bile fazla. Dünya şiirinin doğrultusu sessizliği bulana dek düzlemim olacaktır.

1 Ahmet Ada, Sözcükler Denizi, Şiirden Yayınları, 2009 İstanbul

2 Şair ‘Yollar Boyunca’ adlı şiirinde (s.58), kentin para tutkusundan,

kentte dilin bozuluşundan söz açıyor. (Ahmet Çakmak)

Hürriyet Gösteri dergisi, (Haziran-Temmuz-Ağustos) 2009 / Sayı: 298

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Sözcükler Denizi'nde - Ahmet Günbaş

“SÖZCÜKLER DENİZİ”NDE (*)

Ahmet GÜNBAŞ

“Bahar mı gecikti kuşlar mı
Eyvah! Gül imecesinde talan
Yüreğimde dinmeyen bir tel
Kuşkuyla yaralı mayıs günleri” (s:23)

Böyle diyor şair, Sözcükler Denizi’nin Seyir Defteri’nde korkunç bir uzaklık ve kırılganlık duygusuyla. Aslında değişen bir şey yok. Bahar da kuşlarda yerli yerinde. Salt karşılama duygusu farklı. “Gül imecesi” dediği aşklarla, dostluk bahçesiyle eşdeğer. Oradaki talan ise eksilmelerle ilgili. Söyleşilerin çekilen suyu da dahil buna. Her yanı telaş almış. Yılın en gözde ayında bile kuşku var. ‘Yaralanmak’ fiili geniş bir çağrışım çemberi oluşturuyor.

Ölümle ölümsüzlük arası bir gelgit... Ve sürekli ölümsüzlük arayışı... Kaptanın telaşından böyle bir sonuç çıkıyor. Gizine erdiği ya da içini doldurduğu her sözcük sonsuzluğu muştuluyor. Sözcükler Denizi’nde bulduğu sözcükleri dingin bir kıyıda gözden geçiriyor. Bu dinginlik kalıcı bir yalınlık bağışlıyor ona. Nesnelere karışmak, nesnelerde bulduğu ezgiyi, ancak yalın kulakların duyabileceği fısıltıyla ıssız yerlerde dolaşan bir kuş sesiyle birleştirmek gayretinde. Tinsel yolculukların belirsizliğinde sonsuzluktan anlaşılan belki de bu. Seslerin/sözcüklerin döküldüğü yerde köpürdükçe kendini yeniden üretiyor her şey! Doğal ki başka biçimde üretiyor. Üretmekle kalmıyor, eksileni yerine koyuyor, tümlüyor:

“Kırık bir rüzgâr örtüyor
ruhumda açılan oyukları.” (s:28)

Tehlikeli oyuklar böylece kapatılırken, şairin belleği gibi yansıyan o kuş, ıssızlığı konuşturmaya çalışıyor:

“Dehlizlerin, kamışların arasından
bir kuş ötüyor.” (s:29)

Dehlizlerin ve kamışların kıvrımı, daha önce geçilen durakları anlatıyor bence. Dolaylı olarak yaşanılmışla örtüşüyor. Nesnel geçişlerde her şey birbiriyle ilintili, benlik alışverişi içinde; parıltılar saçıyor.

Daha çok geriye gidişlerle, yaşanılmışla ilgileniyor Ada. Geçmiş zaman yoksamak, yitik sesleri toplamakla eşanlamlı. Taş Plak Gazelleri’nden (1955) Kantolar’a (2006) uzanan çizgide ‘dramatik’ olan yeniden ve güçlü biçimde karşımıza çıkıyor. Kopan, dağılan her parça duyarlık tellerini harekete geçirse de, daha önce Oyuk’ta sözü edilen o boşluğu doldurmak çok zor. Tekilden çoğula (kişi, aile, halk) kopmuş parçaların öyküsüyle çalkalanıyoruz yaşam boyu. Bazen onarılmaz bir aşk acısı, bazen zorunlu göçlerle savrulmanın dağınıklığı, bazen de ortasından biçilen bir yaşam tarzı allak bullak ediyor dünyamızı:

“Yazılacaktır öyküsü
Gövdesinden kopmuş parçanın.
Işığı kıran iç denizin. Gövdenin tini
arıyor denizini şimdi. ‘Arayıp da
bulanınız var mı?’ diyor Veysel.” (s:31)

Özetle şair, bu tür arayışlara yazgılı. Büyük bir şiirin parçaları gibi bir türlü erişilemeyen!.. Erişilmezlik duygusu sonsuzluğu da körüklüyor böylece. Sözcük halkaları genişledikçe gizine yaklaşıyor. Ancak “Gidilir evet dünyaya doğru / Ama her gidiş de hüzündür” (s:35) diye ölümü kollayarak konuşlandığı Kırık Duruş eşiğinde yorgunluğunu da itiraf ediyor:

“Biz burada kaldık da ne oldu
Arkasına saklandığın narlardan
Durup dururken sakalına dolan kargalardan
İniyor akşam
Su kuşları, günebakanlar
‘Yorgunuz’ diyor” (s:37)

Ah, Derin Beyaz Atlar’a binilse her şey daha kolay olacak! Ama o taşkın hevesiyle gerilerde kaldı. Doludizgin geçti yeryüzünden. İncelikleri, farkındalıkları yaşamadan... Asıl trajedi bu belki de. Yani, daha erken karşılayabilirdik sonsuzluğu Sözcükler Denizi’ne yelken açarak. Seyir Defteri’ndeki burukluk karartıp durmazdı ufkumuzu. Derin Beyaz Atlar’a eklenen ‘upuzun’ sözcüğü, onun geleceğe uzanan bir gençlik iksiri olduğunu imliyor.

“Derin beyaz atlar upuzun anlaşılması güç
Öyledir duvar diplerinde kalmışlığımız
Öyle ya deniz neden kıpırtılı
Dalgınlığımız neden bir orman dalgınlığı
Belki içimize ata ata yer kalmadı içimizde
O yüzden belki de ıpıssız sıkıntıyız” (s:44)

Ama bir Değişmeler Ağacı var ki salkım saçak kucak açıyor “Kül kâğıdı çocuklar”a; “Çeliklerden dörtnala akan türkü”yle (s:45) birlikte tıkır tıkır işliyor. Giderayak“Ağaçlardan denize yürüyen motor”a dönüşüyor. Özetle başka bir ağaçla yer değiştiren ağacımızın yürüyüşü, önderliği uzun süre konuşulacak cinsten. Ağacın yer değiştirmesini diyalektik anlamda tezler savaşımıyla algılarsak, denize doğru yürüyüşün görkemi karşısında hayretimizi gizleyemeyiz. Denize yürüyüş çok özel bir özlemdir şiirin genelinde. Özlemin gerisinde engel tanımaz bir hedeftir. Tazelenme, arınma duygularını da çağrıştırır. Yapıtın adına yaraşır biçimiyle akışkanlığı körükler. Hem de öylesine körükler ki son şiirde (Sarkaç) bile “Deniz hazırlıyor beni sonsuzluğa”(s:75) inancı ölümle kolayca yer değiştirir.

Ada şiirinde nesnel geçişler çok önemlidir ve birbirini izler. Sözü yine Değişmeler Ağacı’na getirirsek; “Çeliklerden dörtnala akan türkü, ağaçlardan denize yürüyen motor” öncesinde “dikey hüzünler yatay hüzünler” örgütlenmesi değişimin sürecinin halkalarını oluşturur. Derken değişimin son halkasında “Uzun güzel kızların” mutluluğuna tanık oluruz. ‘Uzun’ ve ‘upuzun’ sözcükleri her iki şiirin ekseninde yer almakla kalmayıp gerine gerine aydınlığı muştularlar.

Ada’nın bolca kullandığı çocuk, kuş, at ve ağaç imgeleri, iç içe geçen edimleriyle çıkmazdaki insana, dolayısıyla siftinen şiire hareket getirirler. “Sığırcıklar ve her şey kalbimden havalanır” (s:39) dediğinde bir daha anlarız kuşlarla açıklanmanın güzelliğini. Yalın İstekler’in başat olanı ‘gitmek’tir zaten, hem de dörtnala gitmek:

“Bir atın ayakları olurum belki
Rüzgârla yarışan bir atın
Dörtnala uzaklaşan ovadan” (s:49)

Geçmiş zamanı yoklamak denli onu şimdinin içinde değerlendirmek önemli özelliğidir Ada şiirinin. “Kollarını açtığını görüyorum ışığa / Dünyanın güzelliğine” (s:33) örneğinde kırık bir amforayı “Kırık Duruş”una konuk edebilir. “Öğle vakti geçtik denizi” (s:53) dizesinde sanki anı yakalamak için sürer atlarını. Ada’daki ‘zaman’ kavramını rüzgârların, yağmurların, taşların v.b. ortak diliyle yaklaşırız ve tanımlarız Örneğin “mendil sallayan rüzgâr”, “yapraktaki telaş”, “tez ayaklı yağmurlar”, “taşın dili” gibi kişileştirmeler gerekli ipuçlarını verir bize. Artık bu bağlamda eskiliği değil şimdinin içindeki “elma tadı”nı konuşuruz:

“Sen de duydun mu başaklarda
Yağmura biriken zamanı
Geçmişi şimdinin kabuğunda
Yaşadın mı bir elma tadında” (s:54)

O elma tadı ki yaşamın tadı tuzudur. Eğer “Günlerin isi elmaları karartı” (s:75) deniyorsa, biliniz ki yaklaşan felaket umulandan da büyüktür.

Söz konusu büyülü elma tadını biraz daha açımlarsak, insandaki bağbozumunu gösterir bir güz şenliğine erişiriz. Salkım salkım yaşanmışlıklardan süzülen bir şenlik ateşi içimizi ısıtır. Büyük yalnızlığımız, ölüm korkusunu aşarak dengeye ve huzura kavuşur:

“Gök müydü alıp başını giden
Elma rengi., bulutlar mıydı şaşkın
Otun böceğin uykusuzluğu muydu
Kalkıp gittik yaprak toplamaya
Kevser, ben, bir de yaşlı güneş
Kayısı çiçeği kokusu karşıladı
Beni, Kevser’i, bir de yaşlı güneşi
‘Anımsa kırk yıl önce de böyle kokmuştu’
‘Annemin ruhunun dolaştığı eski bahçede’” (s:59)

Kırsal bir fonda gezinir şair. Neredeyse gün ışığıyla yazar şiirini. Oysa kent yaşamına özgü göndermeler vardır büyük sıkıntısında. Evet,“Kof gürültüsünden tanırım kenti / Para tutkusundan, dilin bozuluşundan” (s:58) dolayı sıkıntılıdır. Hatta kaçış halindedir. Ama yabancılaştırmaya boyun eğmeyen iletişimsel bir kaçıştır bu. Oysa kentlerin kulağına küpe olabilecek duyarlıklar içindedir. Örneğin “Ağaç denizine yürüyen gümüş dereyim” (s:46) imgeleminde, kavaklarla kurbağalarla diline doladığı “gümüş şarkı”yı “saat kulesi” görüntüsüyle kente de duyurur:

“Dur da dinle
Gümüş şarkımı
Saat kulesi” (s:46)

Şairin durduğu nokta kimseyi yanıltmasın. İnsanı aramak için yola çıkmıştır o. Köy-kent ekseninde dağılan, yiten, parçalanan insanı!.. Terzi Sarkis’e adanan dizelerde,; vatkalar, şeritler, mandallar arasından “Büyük olsun makas, denizi biçeceğiz / İnsandaki kof benliği, gözüpeklik işte” (s:60) diye haykırdığında, değerler karmaşasını aşıp, Sarkis’in izdüşümünde yeniden biçimlenme sancılarıyla bireyselliğe hizmet ettiğine tanık oluruz. Geçmişi sırtlayan arayışlar doğrultusunda - erdemleri ıskalamadan - insanı biriktirme tavrıyla özdeş kılınır şiir.

Şiddetle kargışlanan “kof benlik”, ne yazık ki kentin taşla konuşmayan yanıyla uzlaşır. Kentsel ilişkiler “Balkonları bir başlangıçtı göklere” (s.62) iyimserliğinde çakılıp kalmış, daha ileriye gidememiştir. Kente inen Abdal kısa sürede varmıştır bu yargıya. Belki de yatıya kalmadan, binlerce çiçeğin çağrısıyla yeniden kırlara vurmuştur kendini.

Bir dinginlik ustasıdır Ada. Öncelikle nitelikli bir sessizlik gereklidir ona. Yalın söze erişmenin ilk koşulu bu olsa gerektir; sessizlik içinde derinliğine inmek!.. Kavrayışlarını, algılarını, görünür anlam katmanlarından daha ötelere taşımak!.. İçsel yolculuğun duraklarında, ağaçlarla, denizlerle, rüzgârlarla uyumlu devinimsel dili çözmüş olmalıdır. Ki böyle bir dilden kaynaklanan dizeler, sonsuzlukla mayalandığı için yakın düşer bize:

“Ağacın sessizliği kök salar ovaya
Denizin dinginliği içinde yitirirsin kendini
Ne kadar uzun ne kadar güzel ne kadar yalın
Hiçbir şey tutamaz yerini
Yapraklardan karılmış rüzgârın sesini” (s:47)

Sözcükler Denizi’ndeki görsel zenginliğe ve ışık bolluğuna şaşırmamak elde değildir! Şair sık sık güven tazeleme gereksinimi duyduğunda, doğaya döner yüzünü. Hemen yakınında kımıl kımıldır dünya. Yaşamak her zaman üste çıkar albenili parıltısıyla. Onu adım adım izleyen Pars’ın çekiştirmelerine aldırmadan ölümle yüzleşir. Arayışların sonu gelmemiştir henüz:

“Çok işimiz var eşsiz olanı bulmak için
Başka bir yerde durmak için
Kamışların öbek öbek toplandığı
Bir göl kenarı olmayabilir
Durmak için o kırmızı noktada
Bir söz, bir imge, bağışlanan parıltı
Yeter “ (s:73)

Son iki dize, Sözcükler Denizi’ne açılmanın amacıyla örtüşür.

Sonuçta yabancısı değildir gideceği ortamın. Meydanı tanrılara bırakmadan,“Ölü annelere karışmış olmalıyım” (s:76) dediği doğurgan bir sıcaklık sarıp sarmalamaya hazırdır yalın oğlunu.

Bence “çok işimiz var” koşutluğunda çok nedenimiz var Sözcükler Denizi’nde birikenleri anlamak için!

(*) Sözcükler Denizi – Ahmet Ada, Şiirden/Diagraf Yayıncılık, 1.basım, Şubat 2009

31 Temmuz 2009 Cuma

VARLIK, ZAMAN VE ŞİİR: TAŞA BAĞLARIM ZAMANI

Mustafa Günay[*]

“Başlangıçta şiir vardı.” Ya da “Önce şiir vardı” gibi sözleri sıkça duyarız. Uygarlık tarihinin bugüne kadar uzanan kültür birikimi içinde şiir ve felsefe en önemli unsurlar arasında yer alır. Felsefenin, felsefi düşünme tarzının şiire kazandırabileceği boyutlar kadar, şiirin felsefeye ve aynı zamanda sanata kazandırabileceği olanaklar da söz konusudur. Bunun yanı sıra özellikle şairlerimizin yapıtlarının felsefe açısından yorumlanması ve değerlendirilmesi önümüze yeni yollar ve ufuklar açabilecektir. Bu bağlamda Ahmet Ada’nın Taşa Bağlarım Zamanı adlı yeni şiir kitabının bazı yönlerine değinmek amacındayım.

Varlığa ve varoluşa yönelik soruların felsefi düşüncenin doğuşunda belirleyici bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Ancak ontolojik sorular yalnızca felsefenin değil, aynı zamanda edebiyatın ve şiirin de önemli temaları arasında yer alır. Felsefe ve şiirin yapı ve söylem bakımından bütün farklılıklarına karşın, insanın varlık ve zaman karşısındaki hallerini dile getirme ve yorumlama bakımından birbirine yakınlaştıklarını, birbirini beslediklerini görebiliriz. Ahmet Ada’nın Taşa Bağlarım Zamanı adlı kitabı da, varlık, zaman, hiçlik, varoluş, değişme, ölüm, kaygı, sıkıntı gibi ontolojik ve varoluşsal kavram ve temaların felsefi bir zeminde karşımıza çıktığı bir şiirler toplamı. Ada’nın kitabı varlık, yokluk, hiçlik sorunlarının şiirle yoklanmasının, araştırılmasının örneklerini bir araya getirmektedir. Ama bunu yaparken şiiri ve felsefeyi bir diğerine indirgeme tuzağına düşmediği açıktır.

Ölümlü olduğunun bilinciyle, her an ölüme ve yokluğa doğru sürüklendiğini gören insan, bu durum karşısında derin bir varoluşsal kaygı /sıkıntı duyar. Bu durumu Sartre bulantı, Heidegger kaygı, Camus ise saçma olarak adlandırmışlardır. Ada’nın şiirlerinde dile gelen özne de, bazen monolog bazen de diyaloglarla, söz konusu varoluşsal kaygı ve sıkıntıyı metafizik bir deneyim olarak yaşamakta ve bu deneyimlerin yorumunu şiirsel söyleme taşımaktadır. Heidegger’in de söylediği gibi, “dil varlığın evidir.” Şairler de şiirlerinde bir varolma mekanı inşa etme çabasına girişirler. Bu mekan ölümlü, gelip geçici bir varolan olarak insanın aynı zamanda varoluşunu anlama ve anlamlandırma uğraşısında kaygı ve sıkıntılarını giderme yolunda sonu gelmez çabalarının da temel bir göstergesidir.

Mevcut dünyanın şiir dilinin yapısı içinde dönüştürülmüş betimi ve eleştirisiyle birlikte Ada, arzuladığı, umut ettiği dünyanın özlemini de ifade eder. Verili gerçekliğin /dünyanın ötesine işaret eden yönleriyle, ütopik bir boyutu da içeren şiirleriyle Ada, şiiri bir “umut ilkesi” olarak görür. Bu nedenle Ada’nın şiirlerinde ontik-estetik ve gizil bir politik perspektiften, yaşanan zamanın ötesinde ütopik bir zamana, geleceğe vurgu yaptığını da saptamak mümkündür. Özellikle “Alnı Akıtmalı At” ve “Belirtiler” şiirlerinde ütopik unsurlar belirgindir: “İnsan ne arar derinde ta dipte /Kör bir makas, eski dillerden /Tılsımlı sözcükler.(…) İnsan iyi şeyler arar denizde/Para geçerli değil.” (Belirtiler, s.28) Başka bir ülke ve yaşam arayışını ortaya koyan şu dizeler de, tüketim kültürünün egemenliğindeki günümüz kentlerine ve yaşama tarzına yönelik bir eleştiri, başkaldırı ve bir arayışı ifade eder: “Bulabilseydik keşke sedir ağaçlı bir ülke,/Çözülürdü sıkıntılarımız bir demet başak gibi /Gösterişsiz, kibirsiz yol alırdık yine / İnsanın ta içine, kardeşlik ormanına./Abartılı sahte görkemli /Paranın üretildiği kentlere/Kentlere döndük yine.”(Alnı Akıtmalı At, s. 34)

Ada’nın denize ve diğer doğal mekanlara olumlu, kent vb. kültürel-toplumsal mekanlara ise daha çok olumsuz baktığını saptamak mümkündür. Elbette bunda insanın kendine ve başkalarına yabancılaşmasının ve temel insani değerleri kaybetmesinin ve söz konusu değerlere duyarsızlaşmasının, yani tarihsel-sosyal mekanlarda varoluşun anlamını kaybetmiş olmasının önemli bir rolü bulunduğunu da unutmamak gerekir. Bu bağlamda kentlerden ve kente yabancılaşmış, bunalmış, bir çıkış yolu ve umudu bulamayan insanlardan söz ederken, şairin yanı başında bazı hayvanların yer alması dikkat çeker. “Bize ne oldu? Biz kara halkı neden kaçtık/İçinde varolmadığımız kentten?”(s. 33) diye sorarken, “Takılıverdi peşimize bozkırdan/Kurtardığımız alnı akıtmalı at”tan söz eder. Ada’nın bu kitabındaki şiirlerinde en sık karşılaştığımız diğer hayvanlar ise geyik ve pars’tır. Ölümü simgeleyen Pars'ın dolaştığı pek çok şiiri vardı Ada’nın son yıllardaki kitaplarında. Ama Taşa Bağlarım Zamanı kitabında "geyik"ler de dikkati çekmeye başlar. Geyik, Türk kültür tarihi içinde taşıdığı anlamlar ve işaret ettiği değerler/kavramlar bakımından da önemlidir. Pars ve temsil ettikleri ile bir karşıtlık halindeki geyik imgesinin insanın varoluşuna yeni anlamlar ve değerler kazandırma bakımından da önemli olduğunu söyleyebiliriz. “Yıllardır, yollar açılır yollar kapanır/Pars izimi sürer. Bir yolu tamamlarım /durmadan.”(Altıncı Zaman, s. 48) “Zamanın tefeciliğiyle” ve “açgözlü parayla” yırtılmış insan yüzleriyle dolu kente yönelen şair şöyle der: “Kente doğru yavaş yavaş yürüdüğümde/Caddelerde bulvarlarda geyikler görüyorum.”(Yedinci Zaman, s. 49) “Geyik” adlı şiirinde de şairin kente bakışı ve şaşkınlığı ortaya konulur: “Toprak sahipleri topraklarındaydı hâlâ/Kente lodos kapısından girdim/Yanımda beyaz bir geyik/Kimse bir geyikle geldiğime inanmadı/Ne patlak gözlü bankerler/Ne karanlık koridorların mübaşirleri” (…) Bütün gün caddelerde yürüdüm,/Bakıp geçtiler kayıtsız biçimde/Savaşlardan kurtardığım geyiğe.”(Geyik, s.27) Kendine ve insani değerlere yabancılaşmış, duyarlığını yitirmiş insanın, yeni bir başlangıca ve değişime işaret eden simgelere ve değerlere ne ölçüde kayıtsız kalabildiğini dile getiren bu şiir, bir bakıma varlığın ve varoluşun anlamı hakkında sorular sormayan, ezbere yaşayan, tüketim kültürünün akıntısında sürüklenen kitle insanının da bir eleştirisi ve şiirce değerlendirilmesidir.

Ahmet Ada’nın şiirlerinde geçen hayvanların ve bazı mitolojik simgelerin aslında insana bazı değerler ve anlamlar konusunda yol gösterici bir işlev taşıdıkları söylenebilir. Başka bir deyişle insanlığın ya da belli bir topluluğun/ulusun kolektif belleğinde derin kökleri ve izleri bulunan kimi simgeler (at, geyik vb.) Ada’nın şiirlerinde insanın varoluşsal kaygılarını ve toplumsal-tarihsel sorunlarını aşmada etik bir dayanak olarak da ortaya çıkarlar. Bir bakıma söz konusu simgeler şiirlerdeki ütopik arayışlarla da bağıntılıdır. Geçmişten süregelen kimi simgeler ve değerler, bu bağlamda, insanlığın yeni bir geleceğe yönelmesinde ve onu inşa etmesinde de vazgeçilmez unsurlar durumundadır. Ada’nın şiiri yalnızca hayatın kendisinden ve felsefi-yazınsal metinlerden değil, aynı zamanda kültür tarihinden de beslenir. Onun şiirinin kaynakları çok çeşitli ve zengindir. İlk bakışta göze çarpmasa da Ada’nın şiirinin kökleri kültür tarihinin derin topraklarına uzanır. “Geyik” şiirinde olduğu gibi, tarihsellik ve güncelliğin buluşması söz konusudur. Varlığa ve zamana yönelik soruların şiirle yoklanması ve dile getirilmesi, tarihsellik temelinde gerçekleşir.

Ada’nın şiirinde doğanın da önemli bir yeri vardır. Ancak onun şiirindeki doğa, yaratıcı imgelemden süzülüp geçmiş, poetik bir biçime bürünmüş doğadır. İçinde yaşadığı coğrafyanın büyük ölçüde Ada’nın şiirlerine yansıdığını görebiliriz. Dünya’ya Mersinden, Akdeniz’in kıyısından bakan şair, kendi yaşama çevresinin koşullarından ve kendine özgü renklerinden yola çıkar ve giderek Akdeniz’in diğer bütün kıyılarına/uçlarına ve dünyaya uzanır. Akdeniz’in havasını taşıyan şiirleri, bütün yeryüzünü kucaklayan bir yönelimi de barındırır içinde. “Denizin şamdanları yanar bir bir/Akşam akşam kentin ışıkları da./Çarşıyı geçer bir uçtan bir uca/Balkonları dolduran sardunya kokusu,/Köşeyi dönünce birdenbire Pessoa/İstersen bırak anlatsın leylak/Ortadoğu’yu, ölü doğmuş yıldızları,/Akşam. Denize giren aydır/Bunalmış insana yabancılaşmaktan/(…) İstersen bırak konuşsun leylak/Gündoğusunu, başdöndürücü denizi./ ‘Gazze’de yine çocukları öldürmüşler’/Kana bulanmış sesiyle konuşsun leylak.”(Yine Deniz, s. 15). Şairin geniş bir dünya ilgisi içinde yaşadığı zamanda tanıklık ettiği vahşete ve barbarlığa karşı estetik bir duruşu ortaya koyduğunu görür ve artık leylaklara başka bir gözle bakmaya başlarız.

Ada’nın şiirlerinde insanın varlık ve zamanla ilişkisini şiirin olanaklarıyla dile getirirken, sıkça “deniz” metaforuna başvurduğunu görürüz. “Gün boyu ölçtüm biçtim denizi/Ne kadar yanımdaydı kuşun zamanı?/Gölgenin zamanı ağaçtaydı/Uçup gitti nar giyimli gökyüzü”(Yağmurdan Sonra, s.10) Zamanın anlamını sorgulayan insan, çevresindeki nesnelerin zamanla ilişkisini de yorumlar. Bir bakıma zamanı düşünen, sorular soran yalnızca insan olmakla birlikte, zaman varolan her şeyin üzerinde hüküm sürer: “Günebakanlar zamanı mırıldanıyor/Köpekse taşı, deniz küstüğü maviyi/Ben içimdeki boşluğu mırıldanıyorum/Cenaze törenlerindeki yokluğu/Belki hiçlik bu denizden çektiğim balık/Belki de hiçlik salyangozun kabuğundan çıkması/Ama hepsi varlığıma dokunuyor/Önce o büyük sonsuzluk duygusu”.(Önce Boşluk, s.11)

Zaman varlığın değişim sürecidir, değişimler zamanı kavrama ve yorumlama konusunda insan için en önemli ipuçları ve göstergelerdir. “Zaman rahvan atı gök çatının” diyen şair, varlık ve yokluk arasında insanın varoluşunu söz konusu değişmeler bağlamında anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır: “Denizin eşiğine oturuyorum/Demek ki yalnızlığın eşiğine/Elimi uzatsam varlığımın hiçliği/Çok eski bir boşluğu dolduruyor/İçim dışım kumun zamanı/Vakti sormuyor kuşlar”.(Değişmeler Denizi, s.18)

Varlık ve yokluk arasındaki değişme süreçlerinde insanın dünya içindeki durumuna bakarken, Ada deniz kadar topraktan da söz eder.”Bir ayağım toprağa gitmekte/Bir ayağım denizde hâlâ”.(Parçalanmış Zaman, s. 58) Bireyin yalnızlığı kadar başkalarına karşı duyduğu dayanışma, paylaşım ve kurulabilecek beraberlikler de önemlidir. Varoluşsal kaygılar/sıkıntılar ve aynı zamanda toplumsal sorunların ağırlığı ve acısı her insan için geçerlidir. Bu bağlamda Ada’nın şiirlerindeki özne, yalnızlığın duvarları arasına kapanmaktan çok başkalarına yönelmekten yana bir tavır sergiler: “Deniz, o kocaman tanıdık bahçe/Onaramaz varoluşumun kaygılarını/İnsan neye yarar onaramazsa/Başkalarının kaygılarını doğduğunda/Kim verdi bana bilinci - /Nereye ait bu parçalanmış ben/Kuşlar bile birlikte uçarken”.(Belirtiler II, s.29) Bir başka şiirde de kuşlar, insanın anlamsızlaşan varoluş durumlarına işaret ederler: “Bu insanlar ne ister? Kendileri kanatsız / Kuşken. Hangi erinç doldurabilir/Kalan günlerini”.(Taşa Bağlarım Zamanı, s. 36)

Ahmet Ada’nın varlık, hiçlik ve zamana yönelik yaptığı dokunmaların ve yönelimlerin felsefi derinliği kadar psikolojik boyutu da önemlidir. Varlığı sorgulayan akıl ve onu şiirleştiren imgelemin dayandığı duyarlık da aynı gerçeklikten beslenir. “Gitmeyen yol var mı? Büyük/Olsun isterse varoluşun acısı. Gidiyorum /Hüzünden anıtlar bırakarak.”(İkinci Zaman, s. 40) Elbette varoluş yalnızca acı ve hüzün değil, kimi zaman sevinç demektir. Varlık, hiçlik, yaşam ve ölümün birbirine dönüşmesi gibi, acı ve sevinçler de birbirine dönüşmektedir. “Benim yokluğa yürüyüşüm,/Hiçliğe kanışım onlardan. Denizin kapısını/Arayışım yıllardır. Sevinci çekici,/Üzüncün nacağı arasında çözülsem de/Yıllardır, yollar açılır yollar kapanır/Pars izimi sürer. Bir yolu tamamlarım/durmadan”.(Altıncı Zaman, s. 48)

Ahmet Ada, bu kitabında yer alan şiirlerinde insanın varoluş hallerine ve varlık karşısındaki duruşuna, ontolojik ve etik boyutları birlikte ele alarak yöneliyor ve içinde yaşadığımız tarihsel zamanın ağırlığı ve yol açtığı kaygılarla imgelemimizin ufuklarını otantik bir şiirin deniz kokan rüzgarıyla devindiriyor. “Deniz dedim o büyük sözdizimi/O büyük sözlük derine indirdi ruhumu”.(Bugün, s.9)

Ahmet Ada, Taşa Bağlarım Zamanı, Metis Yayınları, Mayıs 2009, 58 sayfa.

Radikal Kitap, 31 Temmuz 2009, sayı : 437




[*] Yrd. Doç. Dr. Çukurova Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Felsefe Grubu Eğitimi ABD, mgunay@cu.edu.tr

9 Temmuz 2009 Perşembe

MODERN ŞİİR İÇİN FRAGMANLAR IX

AHMET ADA

Şiir, Roman, Biçem, Biçim.- 2006 yılı, Türkiye’de ve dünyada insanlığın acı çektiği, katledildiği, ülkelerin işgal altında tutulduğu, sömürünün ve sınıfsal uçurumların alabildiğine arttığı bir yıl oldu. Küresel kapitalizmin Irak’ı işgali her gün yüzlerce insanın katledilişini getirdi. Irak’ın toprakları kan gölü haline dönüştü. Küresel kapitalizmin emperyalist karakteri vahşetin gündemden düşmediği bir ortam yarattı. Halkları, mezhep, din, dil, ırk ayrımı gözeterek birbirine kırdırma yöntemi bölgemizde en geçerli yöntemdir hâlâ.

Türkiye açısından küresel kapitalizmin etkisi, ekonomik, siyasal, kültürel alanlarda belirgindir. 2000 yılı sonrasında, kâr eden kurumların yabancılara satışı, basın ve medya üzerindeki baskılar, kültürel kanonun değer yitimine yol açan yayınları, sömürü ve talan düzenine eklemlenme çabaları olarak görülmelidir. Kısaca her alanda kurulan baskı, yıldırma, sindirme, sığlaştırma; demokrasinin ve dilin (Türkçenin) aldığı yaralar kolay kolay iyileştirilemeyeceğe benziyor. İktidarın cumhuriyet ve demokrasi düşüncesini gerileten ‘zihinselliği’ bütün alanlarda kendini hissettiriyor. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, demokrasi kavramlarının Postmodern düşünürlerce ‘meta anlatı’ olarak adlandırılıp tüketilmesi söz konusudur. Bu kavramların modernitenin temel kavramları olduğunu unutmadan bilimsel, siyasal, kültürel, teknik ve endüstriyel devrimlerin tamamlanmadan ‘küresel süreç’ başlamıştır. Geç kapitalizm ya da komprador kapitalizmi, eklemlendiği küresel kapitalizmin ufku içinde sömürü ve talan düzenini pekiştirmektedir. Ekonomik, kültürel, siyasal, teknik ve endüstriyel alanlarda küresel kapitalizme bağımlılık Türkiye’yi yaşanması güç bir ülke haline getirmiştir.

Küresel kapitalizme eklemlenme çabaları, onun kültürel kanonu üzerinden bir değişimi getirmiştir. Sanat ve edebiyat endüstriyel alanın tecimsel ürünü konumuna gelmiştir. Basın yayın endüstrisi, yazın dışı, tüketilmeye elverişli ürünleri yayımlayarak, yazınsal alanın geri plana düşmesini sağladı, sağlıyor. Emperyal kanon en acımasız işleyişini iç pazarda gösteriyor. Roman, Türkiye’de, tecimsel ortama atılan yazınsal tür oldu. Modern şiirin ve öykünün romana göre tecimselleşmediği, sığlaşmadığı; endüstri içinde, medyada, yazılı basında gündemden düşürüldüğü görüldü. Şiir ve öykü küçük ölçekli dergi ve yayınevlerinde, biraz da kendi içine kapanarak varlığını sürdürüyor. Bu gidişle, 2007 yılının da şimdiden bir roman yılı olacağını söylemek bir öngörü olmaz. Çünkü iç pazar, yazınsal nitelik aramaksızın romana yatırım yapıyor. Ve yazınsal ürünü değil, yazarı öne çıkarıyor. Eleştirinin çöküşü, gazete kitap eklerinin emperyal kanon doğrultusundaki kitap tanıtım yazıları eni konu metalaştırılmış bir edebiyatı gündeme taşıyor. Tarih ve geçmişin övgüsü biçiminde geliştirilen ve roman sanatına hiçbir katkısı olmayan, ‘kullan-at’ ilkesiyle okunan romanlar oluşturuluyor. Türkçe’nin kusurlu kullanıldığı bu romanlarda ‘biçimsizlik’ başat öğedir. Dil bilinci ise yerini bilinçsizliğe bırakmıştır.

2006 yılında, emperyal kanonun dışındaki nitelikli roman, direnç noktalarını yazınsal nitelikte ve biçimsellikte aramaktadır. Öykü, aşınmaya uğramadan biçimsel arayışlarını sürdürüyor. Şiir, gündelik politikanın estetiğe verdiği zararları görüp hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya yol açıcı biçimde devam ediyor. Şiir, giderek ‘seçkin’ bir konuma yerleşiyor. Olağanüstü biçimde çeşitleniyor, dünya şiiriyle bütünleşiyor, dünyanın bundan haberi olmasa da.

Şimdiden, bir öngörü olarak söylemem gerekiyor: Modern şiir, huzursuz ve travma hali süregelen toplumsal ortamda kendine bir çıkış yolu bulabiliyor. Genç şairlerin kişisel poetikalar oluşturmasının bir nedeni de ekonomik, toplumsal, siyasal kriz halidir. Her alandaki kriz, şiirin estetiksel değer yitimini tetiklememiş, tersine, şairlerin şiire kapanmalarına yol açmıştır. Bir tür sığınma hali. Bu da, şiire duyulan özgüveni arttırmıştır.

Söylemek gerekir: Toplumumuzda sanata ve edebiyata karşı gösterilen kayıtsızlığı ortadan kaldıracak bir öneri öne süremiyorsam, sorunsallaştırılan şeyin yazın dışı alanları kapsamasındandır. Entelektüel birikimi olan yazar ya da şair, gerçeklikle roman ya da şiir arasındaki ilişkiyi, romansal ve şiirsel biçimle kurarak gerçeklik düzlemini dönüşüme uğratır. Gerçekliği romanın ya da şiirin gerçekliği yapar. Edebiyatın, çağın ruhunu dille biçimlendirerek yansıtması beklenir. Ama şiirin, romanın gerçekliği, salt çağın ruhunu yansıtmasından değil, onu sunuş biçeminden/biçiminden kaynaklanır.

Deliler Teknesi, Temmuz –S Ağustos, Sayı : 16

5 Temmuz 2009 Pazar

video

4 Temmuz 2009 Cumartesi

video

26 Haziran 2009 Cuma

Şiir Dersleri I

1) “Şair, esinlenenden çok, esinleyen kişidir” diyor Eluard. Bu ne demektir? a) Şair, şiir ortamını etkiler, esinler, etki dağıtır. b) Şair, okuru etkiler. Ümit, özgürlük, adalet, eşitlik, barış, kardeşlik esinler.

2) Denilebilirse, şiir de bir bilme biçimidir. Sezgiyle, olgular ve nesnelerle, gerçeklikle hakikati anlamlandırma yolu. Öte yandan estetiksel bir yapı oluşundan dolayı bize haz veren büyülü bir ses ve anlamla örülü bir dizgedir. Bize görülmeyeni gösteren, hayal gücümüzü hareket ettiren, bitkilerle, hayvanlarla yaşadığımızı ve doğanın bir parçası olduğumuzu anımsatan, uzak çağrışımlarla zenginleşen bir olgudur şiir.

3) Şiir, dilsel bir keşiftir. Evrenin bütün seslerine, renklerine, kokularına açıktır. Şiirin dili, yalnız içinde üretildiği ulusun değil, tüm insanlığın dilidir.

4) Klee’nin “görünmezin görünür kılınması” sözü, modern şiir için de geçerlidir. Şiir, görünmezi görünür kılar. Bu ne demektir? Herkesin gördüğünü farklı biçimde görmektir. Görmek, evet, oradan başlar şiir. Ne ki, yaratıcı imgelem sürecinde gözün gördüğü dönüşüme uğrar. Dil, sözcükler dönüşümün temel malzemesidir. Dil, sözcükler ve yaratıcı imgelem görüneni farklı kılar. Yazınsal imge, evet, dilin kurduğu yazınsal imge, dış gerçeğe ya da gözün gördüğüne uymaz, kendi görünenini kurar. Elbette sözdiziminin söyleme yüklediği anlamlandırma, sözcük ilintilerinin sürekli bozup kurduğu anlamlandırmadır. Çağdaş şiir, bu noktada sözcüğe çoğalan anlamlar yükler, sözcüğün ifade ettiği anlamla yetinmez. Yeni olan gözün gördüğü değil, imgelemin, dilin imgelerine yüklediği şeyin görünür kıldığıdır. Klee’nin “görünmezin görünür kılınması” dediği şey, çağdaş şiirde, göz, imgelem, dilsel imge (yazınsal imge) sıralamasıyla açığa çıkan şeydir. Çağdaş şiir düşünüldüğünde, bu işleyiş yoğun ve karmaşık süreçlerin sonucudur.

5) Çağdaş şiiri, insanın bütün ilişkileriyle birlikte düşünmek gerekir. Sözcük, sözcük ilintileri ve sözce ilişkilerine bitişen ‘imge düzeneği’nin gerisinde öznenin toplumsal ilişkileri, deneyimleri, dünya ve hayat algısı, yeryüzü algısı, yaşantısı vardır. Bunların yanı sıra şiir, varlığı, varoluşu, tinselliği anlama ve anlamlandırmada öncü konumunu sürdürür. Onu, salt haz veren bir olgu olarak görmek yanıltıcı olur.

6) Çağdaş şiirin estetiği kendinde bir şeydir. Okur olsun, şairi olsun, şiirin estetiğine kendi donanımları içinden bakarlar. Çağdaş şiirin güzellik etkisi kendine içkindir, ama dışa taşıdığı bu etki okurun estetiksel donanımına bağlı olarak değişkendir. Şiir de bir bilme yolu olduğundan, kimi onun güzelliğiyle ilgiliyken, kimi de hakikati verip vermediğiyle ilgilidir. Çağdaş şiir Varlık’ın Hakikati’ni açığa çıkaran, sözcüklerin sessel ve anlamsal olarak örgütlendiği estetiksel bir yapıdır.

7) Çağdaş şiirin yatay yapısından okuduğumuz sözdizimidir; sözdizimi kırılmalarıyla dikey bir eksen oluşturan şiir, anlamın açığa çıkarılmasını dikey yapıda sağlar. Şiirin yatay ve dikey örgütlenişi bir birlik oluşturur. Bu birlik oluşmadığında şiir sözsel olarak tüketilir. Derin yapı + yüzey yapı birliği de oluşmadığından sessel anlamsal geçişler gerçekleşmez. Bu tür şiirler başarısız şiirlerdir.

8) Aslında, şiirin yatay ve dikey olarak örgütlenişi semiyotik birliğe yöneliktir ya da öyle olmak zorundadır. Bütün şiirsel imler semiyotik birliğe yönelik olarak konumlanır. Şiirin semiyotik birliği gerçekleşmezse şiir başarısız olur: Matris sezilemez, görülemez. Şiirsel metne dönük yatay ve dikey örgütlenişin derininde metne dönüşen bir sözcük ya da tümce vardır. Bu sözcük ya da tümce, Riffaterre’e göre, şiirin matrisidir. Çoğu zaman şiir o matris için yazılır.

9) “Esini reddediyoruz, onun yerine ‘çalışma’yı koyuyoruz, ki doğrudur. Böylece ‘tanrısal iş’ ve romantiklik ortadan kalkıyor. Onun yerine beynin bir konu üzerinde yoğunlaşması alıyor.” diyor Melih Cevdet Anday. Esini metafizik konumdan çıkaran bir poetika bu. Doğrudur. Ne ki, şairi şiir yazmaya iten şeyler vardır; Maurice Merleau-Ponty’nin sözleriyle (o başka bir bağlamda söylüyor) ,“Onlar dışın içi ve için dışıdırlar.” Başka bir deyişle zihinsellik, imgelem, bellek, şiire çalışmanın yaratıcı yataklarıdır. İç’in dile, dolayısıyla sözcüğe, sözceye, sözdizimine dönüşmenin adıdır esin. Şiire malzeme oluşturan, oradan bir konu üzerinde yoğunlaşmasını sağlayan şey ya da şeyler (bilinçdışı yapılanmalar, yaşantı ve bilinç içerikleri, çocukluk, psişik süreçler, dünya ve yeryüzü temasları, şiir ontolojisi, dönem şiiri, şiir bilgisi vb.) şairin çevreninin içindedir ve yaratıcı imgelemden dile, imgeye dönüşürler. Esin dışın içi ve için dışıdır, düşler, yaşantı ve bilinç içeriğidir. Şairin şiir yazmasını tetikleyen dışsal ve içsel çevreninin ortaya koyduğu sorunsallardır. Dilsel çevren de öteki şiirler de tartışılmaz etkenlerdir şiirin yazılmasında.

10) Felsefenin Düalizm diye tanımladığı özne-nesne, varlık-bilgi vb. kutupsallıkların bölünmüşlüğü işaretlediğinin farkında olmalıdır şair. Şiiriyle düalizmin dışında kalmayı bilmelidir. Ağacı gören şair, ağacın da şairi gördüğünü düşünebilmelidir. Cezanne gibi “ben doğanın bilinciyim” diyebilmelidir. Doğayı içerden yaşaması ya da özne nesne birliğini gerçekleştirmesi gerekir. Doğayı, özne-nesne birliğini aşan bir konuma yerleştirmek modern şairin amacıdır.

11) Dünya şiirinin iki gövde üzerinde durduğunu söyleyebilirim: 1) Dış mekân şiiri. 2) İç mekân şiiri. Birincisi dış dünyayı, yeryüzünü, bitkileri, hayvanları, şairin dokunduğu nesneleri, dünyanın tınılarını, kalabalıkları, patırtıları somut olarak şiire taşır. İkincisi, yani iç mekân şiiri ise iç evren şiiridir. Zihinsel, imgelemsel yönüyle ortaya çıkar ve yazınsal imgelerle ifade olanağı bulur. Deneyimlediği yaşantı içeriğini imgelemin söylemiyle, imgeler göndermeler hâlinde dile getirir. İlkine Nâzım Hikmet’in şiirini, ikincisine ise R.M.Rilke’nin şiirini örnek gösterebilirim. Arakesitte ise hem onu, hem de ötekini işleyen şairler var ki bence dünya şiirinin eşsiz metinlerini yazmışlardır. Eliot’ın ‘Çorak Ülkesi’ gibi. Belirtmek gerekir: İç mekân şiirleri, yazıldıkları döneme özgü ‘iç gözlem’i de içerirler; giderek dönemlerinin tinselliğiyle ilgilidirler. ‘Çorak Ülke’ şiiri bunun tipik bir örneğidir ve o iç sesi, müziği, döneminin tinselliğini duyarız. Öznelerinin yaşantı farklılığı da monolojik söylemle açığa çıkar. Dış ve iç mekân içinde yüzen nesnelerin, şaire baktığını görür gibi oluruz.

Akatalpa, Temmuz 2009 – Sayı : 115