26 Ekim 2015 Pazartesi


18 Eylül 2015 Cuma

Kendi değirmisinde bir azınlık/şair oluş: Ahmet Ada

Uluer Aydoğdu
Mutlubaharlarevi, İzmir, Eylül 2015.

Ahmet Ada’nın; Taşa Bağlarım Zamanı[1] (2009) adlı kitabından Taşın Sesi[2]ne (2014), oradan da son kitabı, ‘düzyazı şiirleri’ Yağmur Başlamadan Eve Dönelim[3]e (2015) düz-doğrusal (linear) bir hat, bir çizgi çektiğimizde bu üç noktanın (tabii arada başka kitaplar/ noktalar da var) koordinat sistemindeki kronolojik uğrak yerleri olduğu doğrudur, ancak bu düz-doğrusal çizgiyi, bu çubuğu alıp iki ucundan bükerek birleştirirsek non-linear, yani düz-doğrusal olmayan bir ‘Ahmet Ada Çevrimsel Süreci’ elde ederiz.

Peki, güzel, ama ne işimize yarayacak bu?

Düz-doğrusal (linear) zaman algısı, bizi yaşayan; içinde yaşadığımız ve sevdiğimiz ve öldüğümüz dünya yerine nicelikler dünyası da diyebileceğimiz bir dünyaya koyar. Böylece bu dünya ve öteki dünya ayrımı oluşur ki iki dünya demek iki gerçek, ya da 1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’nin vurguladığı üzere “hiçbir gerçek demektir.” Buradaki asıl sorun ise bir şeyin içinde olduğumuz zannıyla bir dışarısının, dolayısıyla da dışarıda, her şeyin dışında bir efendi, bir otorite olduğunu sanmamız… “Bu, “evren bilmecesini çözmüş” fakat onun yerine başka bir bilmeceyi, yani kendi bilmecesini koymakla yetinmiş modern aklın trajedisidir.” Oysa düz-doğrusal (non-linear) zaman anlayışıyla içerisinin ve dışarısının, başlangıç ve sonun olmadığı bir açıklığa varırız. Öyledir, Ahmet Ada, Taşın Sesi’nde, varlık (being) ile oluş (becoming) arasındaki ayrılığı ortadan kaldırıp kendisini dışarıda duran bir şair-efendi ya da şair-otorite olmaktan çıkararak taş dediği oluşa, oluş dediği taşa, yani bütüne katılarak içeri ve dışarının olmadığı büyülü bir ‘bütünün’ şiirine varır. Sanki bütün, kendi kendine, kendini dillendiriyordur.

Ahmet Ada Şiir Evreni

Evren, eğer yalnızca ‘patateslerden’, yani büyük cisimlerden, bu büyük cisimlerin kendi aralarındaki ilişki ve etkileşimlerinden oluşsaydı (Descartesçı ve Newtoncu biçimde birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız üç boyutlu nesne ve düz-doğrusal, yani linear zaman anlayışı), kendimize kesin bir başlangıç koyup bu başlangıç koşullarından hareketle evreni, dünyayı, insanı, dolayısıyla da ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ni açıklayabilirdik ama bu evrende yalnızca patatesler yok, bu evren, aynı zamanda da daha küçük, belirsiz ve kararsız yapılanmaların, bezelyelerin de evreni. Burada; koylar içinde koylar, bu koyların içinde devasa dalgalar ve gel-gitler var. Küçük fırtınaların büyük fırtınalar gibi davrandığını görürsünüz ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’nde, non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşsüz dalgaların -Geri alamam damlayan hüznün mürekkebini-Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 13- var olan anlam, değer ve kuralların kıyılarını, sahillerini ısrarla ve inatla dövdüğünü, bu alanı durmadan genişlettiğini.

Tamam, çevrimsel süreçlerin döngüsel olduğu, döngüselliğin ise pek de yaratıcı süreçler olmadığı söylenebilir. Ancak çok iyi biliyoruz ki evren de, dünya da ve giderek çevremizde gördüğümüz her şey düz-doğrusal olmayan geri besleme ilmekleriyle birbirlerinin içine yerleşmiş geçici, ama son derece verimli ve yaratıcı konfigürasyonlardır (yapılanmalar). ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’nde, düz-doğrusal (linear) baktığımızda başlangıç ya da son dediğimiz uğrak noktaları non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşümsüz bir bakışla anlam ve önemini yitirir. Öyle ki Ahmet Ada şiirinde, tıpkı çevrimsel süreçlerde olduğu gibi sürekli bir ‘ölüm-yeniden doğum’ döngüsü vardır. Bu yüzden ben ısrarla, Ahmet Ada’da ölümün aslında, yeniden doğum olduğunu söyleyeceğim. Öyle görünüyor ki özellikle Taşa Bağlarım Zamanı ve Taşın Sesi’nde ortaya çıkan ‘ölüm korkusu’ aynı zamanda da doğum korkusu ve doğum kaygısıdır. Tam da bu yüzden bu iki kitabın son derece yoğun non-linear geri besleme trafiğiyle birbirlerini var ettiğini söylemek mümkün. Hatta birbirlerinin içinde birer ‘doğum kanalı’ olarak uzandıklarını da söylemek gerek. Tam da bu nedenle ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ kendi kendine, kendini organize eden, kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var eden ve dışarıdan bir efendiye, bir otoriteye gereksinim duymayan ‘self-organization’ (kendi kendine yapılanma) olarak görülmelidir.

Görebilen gözler, şairin Taşa Bağlarım Zamanı adlı kitabında zamanı bağladığı taşın aslında raks eden kaos, yerinde duramayan, böylece ‘yerinde durmayarak duran’ bir dinamik oluşum olduğunu görecektir. Kitapta, varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki ezeli ve ebedi çatışma ana motif olarak görünse de aslında bir varlık varsa, onun arasız, sürekli ‘oluş’ olduğunu ortaya çıkarıyor Ahmet Ada. Şu dizelerdeki ‘hiçlik’ vurgusu, “Belki hiçlik bu denizden çektiğim/ Belki de hiçlik salyangozun kabuğundan çıkması” ya da “Elimi uzatsam varlığımın hiçliği”, acı da olsa evrenin ya da doğanın ‘oluşmaktan’ başka bir varlığın olmadığının anlaşılmasından başka bir şey değil. Tabii, arka planda hiç yoktan bir evrende yaşadığımızı göstermesi bakımından da önemli. Taş, uyukluyor gibi görünse de, anlam değer ve kuralların ve dilin akışının, insanın için için ve dışın dışın ağrıyışının, yerinde duramayışının, pervasızlığının ve giderek başkaldırısının, başka bir söyleyişle de o raks eden kaosun ta kendisidir. Her defasında damağımızda gelip geçmelerin, hallerden hallere savrulmaların (faz değişimleri) o kekre, o hüzünlü tadı kalır böylece. Bu geçici, ama verimli ve son derece yaratıcı döngüyle geçici olmayanın, o ‘varoluşun’ farkına varırız. Öyledir, sonsuzluğun açtığı parantezdir, kapanacaktır, ama ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ girdiğimiz sonlu alanı, o düz-doğrusal çizgiyi, o hattı, o çubuğu iki ucundan büküp birleştirerek bu kronolojik iki uğrak yerini sonlandırır ve böylece adeta sonsuzluğun sağlamasını yapar. Başlangıç ve son birbirine bağlandığında görülecektir ki bir şeyin içinde olduğumuz zannıyla var sandığımız dışarısı kendiliğinden ortadan kalkmış ve mağlubu olduğumuz o metafizik, o aşkın sulardan uzaklaşmış ve evrene yeniden dahil olmuşuzdur. İşte evrene, dünyaya dahil oluşumuzun şiiridir Ahmet Ada şiiri.

Hele bir uyanıp kalmaya görün

Yukarıda, Ahmet Ada Şiir Evreni’nin bir ‘self-organization’ (kendi kendine yapılanma) olduğunu söylemiştik. Bunu söylerken, çevrimsel sürecin ya da non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşümsüz zaman anlayışının kendi kendine kendi canına kıydıkça kendi kendine, kendini yarattığını vurguluyorduk. Burada yaratan da yaratılan da, cana kıyan da, canına kıyılan da çevrimsel süreçlerden geçen evrenin, dünyanın kendi kendine kendisidir. “Bir varoluş cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Goethe, Faust’ta,  Mephisto eliyle, “Hep yadsıyan o ruhum ben!/ Çünkü oluşan her şey,/ Yok olmayı hak eder” derken aslında her şeyin, dağların, uyuklayan kayalıkların, binaların, anlam, değer ve kuralların termodinamiğin ikinci ilkesinin mağlubu olduğunu söyler bize şiir diliyle.”. Evren ya da dünya kendi canına kıydıkça kendini yaratacağını bildiğinden kendi canına kıymakta hiçbir zorluk yaşamaz, değilse hiçtir. Öyledir, “Dağ yolunda değişmeler içindeyken taşlar” (Taşa Bağlarım Zamanı, s. 35.) Ahmet Ada da elbette ‘oluş’a doğru bükülür. Rumî’den çalarak söyleyecek olursam: “Oyun tahtasında bu oyundan başkası yoktur” çünkü.

Ben evrenin, dünyanın, insanın ve giderek etrafımızda gördüğümüz her şeyin kendinde kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var eden birer “güç istençi” olduğunu düşünüyorum. Bir belirip bir yok olan güç istençleri tam da kendilerinden bekleneceği üzere birbirinden ayrı, bağımsız yapılanmalar olarak ortaya çıkarlar. Şartsızlıktan şartlı tahliyeler söz konusudur çünkü. Kuvve bütün olarak değil, sonsuz gerçekler olarak fiilleşir. Şöyle de diyebiliriz: Sonsuzluk, sonlu alanlarda var olur ya da ölümsüzlük ancak ölümle mümkündür, değilse sonsuzluktan ya da ölümsüzlükten söz edemeyiz. Fiil alanı birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız gibi duran, böyle görünen gerçeklerin birbirleriyle karşılaşıp kapışma, birbirleriyle yeni dayanışmalara, yeni işbirliklerine girişme alanıdır. Bu da zaten şeylerin/ gerçeklerin kendi imkan ve kabiliyetlerini (şartlı tahliyedir hepsi) giderek daha büyük bütünlere açma ve böylece her seferinde yeniden yapılanıp örgütlenme bilgisiyle örtüşen bir bilgidir. Tabii, sistem dengedeyken, yani zamanın oku geleceği göstermediğinde, yani bir yarın hayali, düşüncesi yokken oyuncular, aktörler, yani madde kördür. Kördür çünkü sistem içeriden ve dışarıdan enerji akışları olmadığında var olan konumunu sürdürme eğilimindedir. Bu durumda az önce söz ettiğimiz oyuncular bir çeşit uyurgezer gibi hareket ederler ki sistem için bunda anlaşılacağı üzere nice fayda vardır. Ancak ne olursa olsun, uyuklayan bir kayalık bile aslında raks eden bir kaostur. Taş gibi deriz ya, eğilmez, yerinden oynamaz, ne yaparsak yapalım katılığından asla vazgeçmez, o taş bile görebilen gözler için mücadelenin, kavganın, kapışmanın sürdüğü bir alandır. Yani her şeyde, bir ‘burada kalmayarak burada kalma’ bilgisi vardır. Hele bir uyanıp kalmaya görün.

“Dilsel bir direnç” olarak şiir

İşte Ahmet Ada da uyanıp kalanlardandır ve bunda, politik bir bağlam vardır. Belki, Ahmet Ada için doğrudan ‘toplumcu gerçekçi’ diyemeyiz, ama şiirinin, özellikle de son kitabı, ‘düzyazı şiir’ler toplamı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’de “çağıyla örtüşmeyen, çağından izler taşımayan şiir”e karşı “kendi içinde dilsel bir direnç”[4] gösterdiğini söylemeliyim. Son otuz-kırk yıldır Türk şiirinde kaybedilen sınıfsal bakış açısının yeniden kazanılmaya çalışıldığını, bu bağlamda Ahmet Ada’nın mevziiye girdiğini görebiliyoruz. Her ne kadar ‘uzaktan baksa’ da şair “toplumcu gerçekliğin önemli bir deneyim olduğunun” farkında: “Ah benim gülüşüm çalımlıydı gök bitiminde duran kızlara. Sonra otobüs bekleyen kızlara. Onlar Gezi Parkı’nda da görüldü. İstiklal Caddesi’nde de. Ve onlar için ‘çapulcu’ denildi. Kırmızılı siyahlı gözüpeklikti topuklarına dek onlar. Naz, berrak, arı sularla katıldı karnavala. Ben uzaktan baktım.” Ancak bu uzaktan bakış, pek de uzakta duruyor gibi görünmüyor: Söylence adlı şiirde (Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 22)  “insanlığın sorunsallarını içeren, yeni biçimsellikler taşıyan, izlek genişlemesi içinde olan”[5] bir tavra, ‘yarınlı’ bir şiire dönüşüyor:

“… Parklar anımsıyor özgürlük isteklerimizi. Ondan mıdır bilmem duvarlar kuşlarla dolu. Mevsimler savruluyor sökülen ağaçların yerinde. Enginlikle buluşuyor kuş seslerinin içinden geçen Aşk. Böyle değişiyor yenilgiler tarihi. Birikiyor usul usul su, bendini yıkıyor.

Sokaklar sarsılmaz değil, panzerler, ejderhalar yenilmez değil. Şaşmaz balığım yürüyor özgürlüğe. Umudun gürzü iniyor Ferhad’ın elinde. Dağ geçilmez değil.”

Kuşlu, çiçekli, insanlı ve yarınlı şiirin, yüksek edebiyat/ şiir adına dışlandığı, politik olduğundan hiç kuşku duymadığım son derece baskıcı ve zorba bir dönemden geçerek geldik buralara. Yarının olmadığı, yani zamanın okunun geleceği göstermediği, yığınların bir çeşit dinsel huşuyla iç döktüğü (sanki bir içleri kalmış gibi), ortalığı, neredeyse birbirine tıpatıp benzeyen sürüyle ‘için’ kapladığı, hastalıklı sayıklamaların birbirine eklendiği, bana yükseklerden, yücelerden söz edin diye ünlüyordu Nietzsche, yükselmeyen düşer: ya terakki, ya inhitat!, diyordu Tevfik Fikret, yerine, ‘alçaklığın’, ‘düşkünlüğün’ moda olduğu… Özgürlüğün; insanın özü olan akışı, pervasızlığı, başkaldırıyı gürleştirmek olduğunu unutmuş görünüyor şairler, biz hatırlatalım, burada kalan, oluş(a)mayan ölür. Tabii, Ahmet Ada’nın yeterince yankı bulmamasında hem ‘killing by silience’ (sükut suikastı) denen politik bir tavır var hem de uyuyup kalanlar, uyurgezerler arasında böyle bir etkileşimi beklemek safdillilik olur. Yukarıda söz etmiştik, zamanın oku geleceği göstermiyorsa madde kördür ve bu ortamda ‘oyuncular’ birer sleepwalker, uyurgezer olarak birbirlerinden habersiz, birbirlerine yabancı elemanlar olarak biyolojik yeme-içme ve çiftleşme aygıtlarına (sürü) dönüştürülmüştür.

Peki bu durumda ne olacak, hemen söyleyelim: Sistem bütün imkan ve kabiliyetlerini tüketip birörnekleşerek tekdüzeleşinceye kadar evrimleşecektir ki belki de bu sürecin sonuna çoktan geldik. Türk şiirinde toplumcu yanların tamamen ortadan kalktığını söylemek sanırım abartı olmaz. Yerine ‘yarınsız’, ‘geleceksiz’, ‘söyleyecek pek bir şeyi olmayan’ sürüyle iç döküş, sızlanış ve sayıklamalar var artık. Zamanında kısmen yeni ve ilerici bir üslup değişmesi olan İkinci Yeni’nin dili bile şimdilerde herkesin hiç de sürpriz olmayan bir şekilde içinde debelenip durduğu bir bataklığa dönüşmüş durumda. Yarın yoksa insan da yoktur, dolayısıyla şiir de.

Aydınlık sandığımız bilincimiz belki de bulanıklıktır

“Kendi değirmisinde gök/ Duyabiliyor musun”?, diye soruyor ya Ahmet Ada, bu soru apaçık evrenin, dünyanın, doğanın, insanın kendi çevrimsel sürecinde olduğunun farkındalığıdır. Descartçı ve Newtoncu algı zamanı düz-doğrusal, yani linear ve nesneleri de üç boyutlu ve birbirinden ayrı, bağımsız konfigürasyonlar şeklinde algıladığı için, böyle bir algının mağlubu olarak çağımızın bir alameti niceliğin egemenliğindedir. “Şeyleri büyüklükleri ve ömürleri açısından düşünme alışkanlığında olan bir uygarlık”tan söz ediyorum. Bu yüzden, Merleau-Ponty’den haraketle aydınlık sandığımızın bilincimizin aslında bulanıklık olduğunu söylemek mümkün. İşte, Ahmet Ada şiiri, bu bulanıklığı oradan kaldırmanın da şiiridir. Öyledir, ‘durmadan duran’ evrenin sesini işitiriz, o raks eden kaosun sesini, durulmuş, sade ve zarif Ahmet Ada diliyle. Varlığın oluş, oluşun varlık oluşunu… Şöyle de denilebilir: Taşın Sesi, nicelikler dünyasından nitelikler, başka bir ifadeyle “oluş” dünyasına geçen deneyimin sesidir. Bu bağlamda okuyucuyu bir bilinç gezintisine çıkardığını söylersek sanırım en doğru tarifi yapmış oluruz.: “Taşın sesi suya değdi/Taze bir sesti belki yeşil/Varlığım ürperdi duyunca/Ağaçlar kadar büyük müziği”.

“Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır”

Ve “kendi değirmisinde” Ahmet Ada’nın yarına, insana, ‘oluş’a, direnişe alamet geldiği ‘açıklık’, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, adlı son kitabı… Kitabı okurken aklımda hep Proust’un  “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır” cümlesi vardı. Tıpkı fırtına gibi, tıpkı sel gibi, tıpkı volkanlar ya da kuşlar gibi…

Tabii, düzyazı şiirler bunlar, ama “Düzyazı şiiri (poème en prose), şiirli düzyazıyla karıştırmamak gerekir.”[6] Gerekir, çünkü “Şiirli düzyazı düzyazıya aittir.”[7]  Bunları şu nedenle söylüyorum: “Şiirli düzyazı (prose poème) romanın, öykünün dili olabilir, olmayabilir de. Sözgelimi Yaşar Kemal’in dili şiirli düzyazıdır. Düzyazının içinde kalır”[8] ve “Seçkin şiir okuru şiirli düzyazı ile düzyazı şiirin ayrımına varır ve öyle okur.”[9] Diğer yandan, bu kitapta Ahmet Ada, ‘oluş’u, akışı, akışkanlığı var edip gösteren bir üsluba ulaşmış. Bu üslup için Gilles Deleuze ve  Claire Parnet  “… kendi ana dilinde kekelemektir. Bu çok güçtür, çünkü bu tip bir kekelemenin gerekliliği olmalıdır. Bu sözlerinde kekeme değil, kendi dilinde kekeme olmaktır. Ana dilinde yabancı gibi olmak. Bir kaçış çizgisi yapmak”[10] diyordu. Öyle görünüyor ki şair-oluş’la azınlık-oluş aynı ya da benzer şeyler ve Ahmet Ada Türk şiirine böylesine bir azınlık/şair-oluş’u katmıştır. Öyle olmasa “Yol devam edecek yol olmaya kendisi için” ya da “… çağları eskiten sokaklardan öğrendim göğün sinemasını”, der miydi hiç? Deleuze ve Parnet’in yukarıda çok güç olduğunu söylediği o kaçış çizgilerinden biri de kitaptaki Cellat çağı’dır (Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 40): Ve boynumuz Emrah, sevdamız Karacaoğlan, isyanımız Pir Sultan’dı. Saçtık Anadolu’ya göz göz sevinç tohumlarını. Kovaladık kibri kale kapılarından. Usul usul düşerken gölgeler insanlık sofralarına, maviydi soluğu Yunus’un. Yağmur yeğniydi, ırmaktan alıyordu gücünü./…”

Genel olarak; 'Mekanistik Dünya Görüşünün Ötesi' de diyebileceğimiz bir açıklık ve berraklıkla düz, doğrusal (linear) olmayan bir zaman ve üç boyutlu uzaya dayanmayan, yani Descartesçi/Newtoncu algının ötesinde bir zihinselliğin sahneye/bilince indirdiği şiirler bunlar. Okuduğunuzda zihin, bilinç (sahne) ve göz üçgeni de diyebileceğimiz kapalı devre sistem tamamlanacak, başka bir deyişle böylece anahtarı çevirerek yeni bir paradigma altındaki çok boyutlu bir dünyaya, ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’, gireceksiniz.

 



[1] Taşa Bağlarım Zamanı, Ahmet Ada, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.
[2] Taşın Sesi, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014.
[3] Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, İstanbul, 2015.
[4] Şiir Dersleri, Ahmet Ada, Artshop, İstanbul, 2011, s. 50.
[5] Şiir Dersleri, Ahmet Ada, Artshop, İstanbul, 2011, s. 51.
[6] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 65.
[7] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 65.
[8] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 65.
[9] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 66.
[10] Diyaloglar, Gilles Deleuze/ Claire Parnet, Bağlam Yayınları, Türkçesi: Ali Akay, İstanbul, 1990.

28 Ağustos 2015 Cuma

Çağdaş lirik şiirin ve düzyazı şiirin
olanaklarını zenginleştirmeye çalıştım”

Ahmet Ada ile “Yağmur Başlamadan Eve Dönelim”i
konuştuk.

MİTAT ÇELİK

Mitat Çelik : “Yağmur Başlamadan eve döneyim (YBED) yirmi ikinci şiir kitabınız. Çoğu düzyazı şiirlerden oluşuyor. “Ey, kolları fıskiye şiir! İçten bağlıyım müziğe.” Şiirlerinizin müziğini sorayım.
Ahmet Ada: Düzyazı şiirlerin bir iç müziği var. Bunu şiirleri sesli okursanız işitebilirsiniz. Modern şiirin en zoru düzyazı şiir ses olarak eksi konumdadır. Atonal de diyebiliriz. Ama sözcüklerin kendi sesleri vardır. Sözcüklerden oluşan şiir dili ses ve anlam üretir. Düzyazı şiirler de öyledir. “İçten bağlıyım müziğe” derken kastettiğim budur. Melih Cevdet Anday, “dil söylemek için değil, işitmek içindir. Her şey kulakta oldu bitti. Rimbaud, yıldızların hafiften fru-fru ettiklerini duymuştu. Öyle ise dediklerini de anlamıştır” diyor. İşitilen şey, şiirsel sözün müziğidir ve aynı zamanda anlam da üretir.
-Şiir tümceleriniz gramer kurallarını çiğneyen bir konumda değil. Ne dersiniz?
-Anlamı cisimleştirmek için sözdiziminde karmaşık bir yolu seçmediğimden. Düşünce ve imgenin iç içe geçtiği yoğun şiir tümceleriyle yalınlıktaki derinliği bulmaya çalıştım.
-Varlığın evi” başlıklı şiirinizde ölçülü bir biçimde cinsellik giriyor şiirinize. Şiirlerinizde cinsellik ender işlediğiniz bir konu. Yanılıyor muyum?
-Hayır, yanılmıyorsunuz. Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. İnsanın bütünlüğünü sağlayan bir olgudur. “Varlığın evi”nde erotik düzlemde yansıtmaya çalıştım.
-“İkinci adamın söylediği” şiirinizde Gezi direnişindeki anti-kapitalist gruba, dayanışmaya, kardeşliğe, barışa göndermeler var. Doğru mu kavrıyorum?
-Doğru kavrıyorsunuz. Sekiz Gezi şiirinin ilki o. Şair öznenin şiirsel söylemiyle değil, ikinci şahsın şiir söylemiyle olup biteni anlamlandırmaya çalışan bir şiir. Öteki şiirlerde “biber gazı, duman, ağaç, park, polis, kırmızılı kız, tazyikli su, kask, Taksim, Ali” gibi sözcükler direnişe, başkaldırıya gönderen sözcüklerdir. Aynı zamanda dilde bir müziğin kurulması için kullanıldılar.
-“Sonrası ağustos” bölümündeki “Opera binasının önünde” şiirinizde “Çiçeğe kesmiş opera binası / İçinde gül sesli dostlarım var / Kuş yolluyorlar lacivert dağlara / Adresimiz belli olsun diye” diyorsunuz. Mersin bir tutku mu şiirlerinizde?
-İçinde yaşadığım mekân olarak Mersin, opera binası, deniz, kültürel atmosfer, arkadaşlarım, saatler ölüme doğru ilerlese de, hem gözümün önünde hem de belleğimdedir hep. Şiirlerime bir ucundan girmemesi düşünülemez.
-YBED’in kurmaca bir şiiri olan “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiriniz humor barındırıyor. Neden böyle bir anlatımı seçtiniz?
-Humor ya da ironi şiiri zenginleştirici öğelerdir. Lirik şiire kattığınızda “aklın inceliği” ile şiiri güçlendirmiş olursunuz. Bu şiirimde şairleri bir orkestranın elemanları gibi göstererek ince bir alaya yol açtım. Ahmet Erhan’ın erken ölümü, ölümle hesaplaşmayı gerektirdi. Bu hesaplaşmayı ince bir alaycılıkla yaptım.
-Bu kitabınızla kendinizi hangi şiire akraba hissediyorsunuz?
-Kendi şiir deneyimim, başlangıçtan beri, dünya modern şiirine komşudur. “Yağmur Başlamadan Eve Dönelim”de de,  çağdaş lirik şiirin, düzyazı şiirin olanaklarını zenginleştirmeye çalıştım. Dünya şiirinin çoğu şairleri bir ritim estetiği kurarken, diğer yandan insanı, dünyayı, hayatı anlamlandırma çabası içinde oldular. Anlamlandırmayı dolayımlı olarak yapan şairlere komşu oldum. Geniş çağrışım alanları açtıklarını gördüm.
-Düzyazı şiirlerinizden gövdenizi doğaya salmışsınız izlenimi edindim. “Olabilirsem dikili bir taş yıldızları görürüm buradan” diyorsunuz. Nasıl bir şey doğa olmak?
-Saf olmayan içkin bir şey ve içerdedir. Varlığa uygun bir şey diyebilirim. Toprak, bitkiler, hayvanlar, deniz, Çiftlikköy; özgür ve aydınlık, hatta özerk bir evren sunmaktadır bana.
-“YBED’e portre çizimiyle Köksal Çiftçi, kapak ve iç desenleriyle Canan Güldal katkıda bulunmuş; bu da zenginleştirmiş kitabınızı.

YAĞMUR BAŞLAMADAN
EVE DÖNELİM
Ahmet Ada
Ve Yayınevi, 2015,
98 sayfa, 15 TL










10 Ağustos 2015 Pazartesi

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Ahmet Ada’dan yeni şiirler:
“Yağmur Başlamadan Eve Dönelim”

“Tarih de, doğa da, nesneler de şiire dönüşüyor elimde
"Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için."

Ahmet Ada'nın yeni şiir kitabı, "Yağmur Başlamadan Eve Dönelim"  raflardaki yerini aldı. Yeni kitabında düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair, "Gezi şiirleri" ile o görkemli isyanı selamlarken kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan'ın anısını yaşatıyor. Canan Güldal'ın desenlerinin yer aldığı kitapta şairin portre çizimini Köksal Çiftçi yapmış. Ahmet Ada’yla yeni şiirlerini konuştuk.

Mitat ÇELİK

-Yeni kitabınız ‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’de (YBED) bozuk düzen yollarda yürüdüğünüz görülüyor. Ülkemizin sorunları işaretleyen şiirler mi bunlar?

-Toplumsal ilgileri olan ve olup bitene duyarlı şiirlerden oluşan bir kitap oldu bu. Tarihe şiirle not düşmüşüm. Örnekse “Kandiller” şiiri. Oral Çalışlar’ın bir yazısında okumuştum. 1915 Ermeni olayları. Diyarbakır’da, Dicle nehriyle Ermeni aileler sürgüne gönderilmiş. Her yıl Dicle üzerindeki köprüde o günleri anımsatan bir ritüel yapılıyor. Karpuzlar kesilip içine yanan kandiller oturtuluyor. Gece, kandiller yanan karpuzlar nehre bırakılıyor. Gidenler anılıyor. “Kandiller” bu bağlamda nesnel bağlılaşığı olan şiir. Halkın belleğinde yaşayan olaylar zinciri şiir diliyle yeniden kuruluyor. Sonra “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiri. Gezi şiirleri. Taksim’deydim. Tanık oldum isyana. Mersin şiirleri doğa tutkumdur.

-“Taşın Sesi”nden hemen bir yıl sonra yayınlanan ‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ düzyazı şiirlerin ağırlıkta olduğu bir kitap. Bunu konuşalım mı?

-Düzyazı şiir, şiirin en zorudur. Ölçü ve uyak ortadan kalktığı için düzyazıya yakalanmak tehlikesi var. Şiirselliği, yoğunlaştırılmış söz oluşundan, imgenin ifade olanaklarını kullanışından gelir. Şiir tümceleriyle yazılır. Çok biçimli bir yapıda olabilir. Düzyazı şiir çağdaş şiirsel söylemin bir kazanımıdır. Düzyazı şiir şiirli düzyazı değildir. Şiirli düzyazı, düzyazıya aittir. Düzyazı şiir (poeme en prose) tam anlamıyla şiir olan düzyazıdır. O nedenle ‘düzyazı şiir’ denilir. Batı’da, Fransa’da, ‘düzyazı şiir’ yazılana kadar şiir birçok evrim geçirmiştir. Dizeden, ölçü ve uyaktan, kısaca klasik şiirin biçimselliğinden koparak özgür şiirsel söylem ve alan oluşturulur. Suzanne Bernard’ın ifadesiyle şiir “sıkı doku, kısalık, etki yoğunluğu, organik birlik” gibi nitelikler kazanır. Üstgerçekçiler  düzyazı şiiri bir özgürlük alanı olarak görürler. Bizde Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Ece Ayhan, İlhan Berk, Sabahattin Kudret Aksal gibi öncülerin yazdığı düzyazı şiirler özgür şiir çalışmalarıdır. Gelenekle bağları yoktur. Temeli şiir diline dayanır. Özdemir İnce, “Çağımızın şiir sanatını kavramak, Lautremont ile Rimbaud’nun düzyazı şiirlerini anlamaktan, bu iki dâhinin sunduğu özgürlük alanlarını kavramak ve bunları kullanmaktan geçiyor. Bu, Fransız şairleri için olduğu kadar, Türk şairler için de geçerli” diyor. Öte yandan Susanne Bernard, düzyazı şiirin “basit bir şiirsel biçim yenileme girişiminden” çok farklı bir girişim, “bir başkaldırı ve özgürlük tarzı” olduğunu yazıyor. Yazdığım düzyazı şiirler kısa ve yoğunlaşmış şiir tümceleriyle oluşan izleklerdir. Biçim ve izlek üst üste gelerek birbirini tamamlar. Hiçbir şiir tümcesi ötekinden bağımsız değildir. Bağlam içindedir. Bir izlek oluşturmak için vardırlar. Yüzey yapıda düzyazı biçiminde görünmesi yanıltıcıdır, anlam ve anlamlandırma derin yapıdadır.

-Düzyazı şiirlerinde sen’e sesleniş var: Bazen Naz, bazen otobüs bekleyen kızlar, doğa, sökülen ağaçlar; kısaca bir görüntü bolluğu içinde düzyazı şiirler: “Patikanın çiçeği doruğa tırmanacak denizi görmek için” (s. 18) diyorsun. Belleğiniz böyle mi çalışıyor?

-Bellek yakın tarihle birlikte çalışıyor. “Ağaç” denince Gezi İsyanı imgelemin derinliklerinden öne çıkıyor. Birbiriyle ilintisiz gibi duran iki olgu iç içe birbirini çağırıyor: “Onlar Gezi Parkı’nda da görüldü, İstiklal Caddesi’nde de. Ve onlar için ‘çapulcu’ denildi. Kırmızılı siyahlı gözüpekti topuklarına dek onlar.”(s. 20). Şiirin belleği, doğa deyince özgürlük için mücadeleyi çağırıyor. Yazılan şiir düzyazı şiir de olsa, imgelem ve imge buluşması şiiri berraklaştırıyor. Belki berraklaşan şiir. Belki de onların özgürlük, eşitlik ve adalet taleplerini dile getirdikleri bir karnaval bu düzyazı şiirler. Ama şu kesin: Dilin yoğun haliyle doğa / kültür ikilemi aşılıyor, insanın içindeki ya da imgelemindeki doğa açığa çıkıyor: “Çekilirken Fenike güneşi Gezi Parkı üstünden” (s. 22). Anakronik geçmiş. Bugün, dün, tarih birbirine karışıyor. Hem yalın, hem karmaşık bir dünya dile yansıyor.

-Yeni şiirlerinizin bir komşusu var mı?  Şiiriniz nasıl değişim geçirdi?

-“Yağmur Başlamadan Eve Dönelim”, Rene Char’ın şiirlerine, bir de Melih Cevdet Anday’ın “Rahatı Kaçan Ağaç’ına komşudur. O Etlik’ten geliyor Mersin’e. İkisi de Mersin’de deniz kenarında oturuyor. Dünyadan uğultular alıp veriyorlar. Bütün dertleri ‘büyük insanlık’. Boyunlarında asılı davulla ezilenlerin, ötekileştirilenlerin sesi oluyorlar. Tarihsel bir kırılma olan Gezi İsyanı’nın ruhuyla dolu olarak Ahmet Erhan’a uğruyorlar. Rüzgârı önüne katıp kovalayan Ahmet Erhan sabah davullarıyla Mersin’e dönmeyi düşünüyor. Belki bütün bunlar olmasını istediğim kurmaca şeyler. Şiirim biçimsel olarak bir değişim geçirdi elbet. Düzyazı şiirin bütün olanaklarını kullandım. Sonra, “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiirinde, ölümü ironiyle aşmaya çalıştım diyebilirim.

-Adını andığınız şiirdeki ironi dikkatimi çekmişti. Bunu konuşalım mı?

-Adları Ahmet olan üç şair: Ahmet Erhan, Ahmet Telli, Ahmet Ada. Şiirde kurgusal düzlemde bir orkestranın elemanı olarak yer alırlar. Ahmet Erhan’ın âni ölümü, “Biz üç Ahmet’tik kaldık iki” dizesiyle aktarılır. Öznenin imgeleminde Gezi İsyanı vardır. Çağdaş Türk şiirinin 1970’ler ve 1980’lerdeki kurucu üç adının bir orkestranın çeşitli çalgılarını çalan elemanlar olarak kurgulanışı, hem başlı başına ironidir hem de şiirlerinin farklılığının işaretidir. İroni, erken ölümlerle hesaplaşma olarak algılanmalıdır. Ahmet Erhan’ın erken ölümü, Gezi İsyanı’ndaki ölümler: “Ah Ahmet dedim kendi kendime: Erken gittin orkestrayı bırakıp. Çelloyu deneyecektik daha. Akasya sesiyle folkloru ” (s. 88) dizelerinde Ahmet’e değil, onu aramızdan erken alan ölümedir ironi.

-Sizce nasıl bir kalkışmaydı Gezi?

-Gezi İsyanı gençliğin kolektif öfkesiydi. Sonuçları oldukça insanî boyutlara dönüştü. Kardeşlik ve dayanışma ruhu bütün bir halk kesimlerini bir araya getirdi. Siyasal iktidarın ayrıştırıcı, ötekileştirici söylemi de dayanışma ruhunu engelleyemedi. Uzun süre ekonomik, kültürel, siyasal, hukuksal, toplumsal olarak baskı altında tutulan toplum Gezi olaylarıyla ayağa kalktı. Gençlik, bu hareketlenmeyi isyana dönüştürdü ve isyan kısa sürede Türkiye’nin bütün parklarına yayıldı. Siyasal iktidarın baskı ve zulmü artmış ama direniş de başka boyutlara taşınmıştır. Direniş boyunca, Türkiye’nin bütün kentlerinde, müziği, resmi, fotoğrafı, şiiri, duvar yazılarıyla bir ‘direniş sanatı’ oluşmuştur.

-İmgenin temel koyucu bir işlevi var şiirlerinizde. Düzyazı şiirlerinde de yazınsal imge var: “Yaz, kiraz küpeli bir kız, ulaşılmaz güzellikte.” (s. 25).

-Düzyazı şiirin de temel koyucu öğesidir imge. Bakın, alıntıladığınız dizedeki sözcüklerin birbiriyle ilişkisine: Yaz, kiraz, kiraz küpeli kız yaza güzelleme yapıyorlar.

-“…ey geride kalan kartal gençliğim, farkındayım yarı yolu geçtiğimin, o yüzden göçük bir yanım” (s. 29) diyorsunuz. Yaşlılık nasıl bir şey?

-Yaşlılık, geldiğini fark etmediğiniz bir şey. Her şey yavaş yavaş oluyor. Ama önemli olan zihinsel olarak yaşlanmamak. Sonrası ölüm. Bir yerde söylemiştim galiba, toz direği olmak istediğimi. Bir başka şey doğa algısı. Doğa, bütün varlığının büyüsüyle, görüneni görünmeyeniyle, yaşlılıkta her kıpırtısıyla içimde değer kazanıyor.

-Şiiriniz başlangıçtan beri muhalif bir şiir. Öyle ki, düzyazı şiirlerin bile söylemi muhalif. Birdenbire karşıma çıkabiliyor muhalif bir şiir tümcesi: “Saklı ormanlara giriyor yer altı cephesi” (s. 56) diyorsunuz. Yanılıyor muyum?

-Hayır, yanılmıyorsunuz. Muhaliflik okunabiliyorsa sevindirici bir durumdur. Küçük düzyazı şiirlerde mimetik anlam düzlemini dilsel imler ve göndermelerle kurarken hep şunu düşündüm: Muhalif söylem, mimetik anlam düzleminde öne çıkacak mı? İnsanın özüne aykırı, insanlığa sığmayan bütün edimlere karşı geliştirilen muhalif söylem göndermeler düzleminden okunabiliyor demek ki!

-“Müzik, şiir” başlıklı şiirinizde bütün hayatı, nesneleri, mevsimleri, fabrikaları, tersane işçilerini müzik olarak algılıyor – yansıtıyorsunuz. Neden?

-Müzik, bana büyülü bir sanat olarak görünmüştür. Nesnelerin, doğanın, evrenin kendi için müzik ürettiğini düşünürüm. Müzik erinçtir.

-“Cellât Çağı” başlıklı şiirde  “Ve boynumuz Emrah, sevdamız Karacaoğlan, isyanımız Pir Sultan’ı” (s. 40) diyorsunuz. Halk ozanlarının kimliğinde Anadolu insanının kısa tarihini bulmak olasıdır. Yunus Emre için “maviydi soluğu”demişsiniz. Sonra, cesetleri kuyularda bulunanlara, kayıplara gönderiyorsunuz okuru.”Bağ bozan adamlardık eskiden, İbrahim’in işkencede öldüğü yıl mevsimler değişmişti ve biz güzellik olmuştuk.” Türkiye’nin acılarla dolu yakın tarihine kısa yolculuk gibi bu şiir.

-Şiir tarih buluşması diyebiliriz. Acılar unutulmuyor. Deniz’ler, Mahir’ler, İbrahim Kaypakkaya’lar, isyan ve acılarla oluşan tarihin ucu Gezi şiirlerine ulaşır. Özgürlük, eşitlik ve adalet için, boşaltılmış, yakılmış köyler için şiir. Alışılmamış bağdaştırmalar, yalın imgeler ve içimdeki doğa yalnız şiir için. Sözcükler de öyle. Tarih de, doğa da, nesneler de şiire dönüşüyor elimde.

-“Yazdır, bir öküz yavaşlığıdır zaman” (s. 55) gibi imgeler şaşırtıcı değil mi?

-Doğanın kendisi olmuş insan için yaz aylarının günleri uzundur. Bir öküzün yavaşlığında geçer. İmge, imge olsun diye yapılmış değildir, bir gerçekliği dile getirmek için yapılmıştır. Somuttan soyuta doğru işleyen bir kuruluşu var. Şaşırtıcı mı? Sanmıyorum.
-Aslında yaşadığımız kent Mersin’den, opera binasından, denizden, Toroslar’dan imgeler var  “Son Şiir” adını taşıyan düzyazı şiirinizde. Poetikanız belirgin: “Şiirlerinde tonal, düzyazı şiirlerinde atonal anahtarı kullanır.”

-“Yağmur Başlamadan Eve Dönelim” için çizilmiş bir poetika değil bu. Genel anlamda şiir ile düzyazı şiirin ayırt edici ölçütleri böyledir. Düzyazı şiirlerde ses olgusu azdır. Şiirde ise ses ve anlam birliktedir. Şiiri, dünyanın seslerinin dolduğu opera binasına benzetme bundan dolayıdır.

-Düzyazı şiirlerden sonra “Sonrası ağustos” bölümündeki şiirler, Ece Ayhan’ın tanımıyla “sıkı şiir”. Martıyı şapşal, güneşi çığırtkan olarak niteliyorsunuz. (s. 67). Neden böyle?

-Tam bilmiyorum ama belki gerçekliğin güzellemeye dönük yönünü ters istikamete çevirmek, okuru şaşırtmak, olabilirliğin görünümünü göstermek içindir. Şaşırtıcı olmak güzeldir. Öteki şiirlerde de var alışılmadık bağdaştırmalar: Rüzgârın çıkrığı, güneşin terazisi gibi. Türkçenin varsıllığı işte.

-Poetik yazılarınızda dizeler arası bağıntısızlık ya da “bağlam” dediğiniz şey “Hüzün” başlıklı şiirinizde belirgin: “Her şey ağustos değildi / Akşam, yere düşen iğne, / Uzun aynalar, taş ustaları / İlgisiz nesneler de” (s. 77). Ne dersiniz?

-Modern şiir, sözcüğü öncelediği, onda patlama yarattığı, böylece değerini açığa çıkarttığı için, dizeler arası bağıntı ya da bağlama değil, sözcüğün çağrışım gücüne dayanır. Alıntıladığınız dizeler de öyle: “Her şey ağustos değildi” dizesinde düğümlenir öteki nesneler de, akşam da.

-Gezi parkı türküsü, Kuğulu park türküsü, Çapulcunun türküsü, Taksim türküsü, Ali’ye ağıt şiirleri göndermeleriyle Gezi isyanı için yazılmış şiirler. Çapulcunun türküsünde, “Haydi, güzel kırmızılı kız, sevincim / Gençken, güzelken, delikanlıyken dünya, / İnceydi direnişin, çoğalıyor elden ele, / Ağaçken orman oluyor düşlerimiz de” (s. 95) dizeleriniz kırmızı elbisesi nedeniyle “kırmızılı kız” olarak anılan direnişçiye doğrudan gönderiyor. Doğrudan ya da dolayımlı söyleyiş; bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

-Şiir, dolayımsız söyleyişle de dolayımlı söyleyişle de yazılabilir. İsyanı sıcağı sıcağına ve slogan kullanmadan yazmak sonu gelmez araştırma alanlarına girmekle olasıdır. Boyuna şiirin toprağını kazmak gibidir. Gezi şiirlerinde olanı yazmadığım açık. Direnişten,  gerçekçi ve lirik özgürlük türküsü yapan bir tutum benimkisi.


Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, s. 98





11 Haziran 2015 Perşembe

Rene’ Char Üzerine

Ahmet Ada


            Rene’ Char’dan ilk çeviri Tahsin Saraç’a ait: Seçilmiş Şiirler (1983). Fransızcadan, ana dilinden yaptığı bu çeviri şiirler Char’ın çeşitli kitaplarından bir seçmeyi içeriyor. Tahsin Saraç’ın arı, duru Türkçesi pırıl pırıl ve dikkati çekiyor. Rene’ Char’ın Türkçedeki serüveni 1980 yılında Samih Rifat’ın Seçme Şiirler çevirisiyle sürüyor. Ada Yayınları’nın yayımladığı bu çeviride Henri Matisse’in on altı deseniyle, şairin 1935-1960 yılları arası yazdığı şiirlerden kendi seçtikleri yer alıyor. Samih Rifat daha sonra bu derlemeye yenilerini ekleyerek yayınlıyor, (YKY, 2008). Özdemir İnce’nin Char’dan çevirisi ise Sessiz Oyun adıyla 1992’de yayınlanıyor; Armoni Yayınları.  Bu çevirisi ufak tefek düzeltmelerle 2003 yılında Alkım Yayınları arasında çıkıyor. Dördüncü Rene’ Char çevirisini Kırmızı Açlık adıyla Fuat Çiftçi yapıyor; Şiiri Özlüyorum Kitaplığı, Ocak, 2015. 2014’de yitirdiğimiz Hüseyin Çiftçi’ye adanan yeni bir çeviri bu. Fuat Çiftçi, Kırmızı Açlık’ın başına, “Rene’ Char Şiirine Giriş Denemesi” yazmış. Char’ın şiirinin özünün toprakla, doğayla bütünleşen insanın geleceğine dair işaretler içerdiğini vurguluyor. Sonunda da, “Yeryüzü insanına duyulan umudun, işkenceye uğramış etlerle filizlendiği çağda, tanıdığı imge duyarlıklarıyla, şiirde büyük yürüyüşün, toprakta biriken özsuyun, gökteki kocaman bulutların, dalga dalga uzayıp giden ormanların büyük şairidir Rene’ Char” diyor. Char’ın şiir poetikasını şiirsel olan biçemle ifade eden Fuat Çiftçi, bu şiirinin özelliklerini kavrayıp açımlamaya çalışıyor.
            Rene’ Char şiirine ilişkin Tahsin Saraç’ın yazdıklarının izini sürelim: Rene’ Char’ın şiiri, insanı kirlenmediği, arınıp durulduğu bir dünya özlemi barındırır. “Düşlem, imgelem, yarının insanına aktarılabilecek en güvenilir zenginliktir bu bakımdan.” Bugün için bir ütopya olan eşit, adaletli bir dünyanın var olabileceğini sezdiren şiiri şaşırtıcı zenginlikte imgeler taşımaktadır. Dünyaya şaşkınlıkla bakan şairin dizelerini okuruz. Sözcük tutumluluğu, az sözcükle birçok şeyi anlamlandırması dikkati çeker hep. Sessizlikle de örtüşen bir sestir şiirinin sesi. Bu durum düzyazı şiirlerinde de sürüp gider. Tahsin Saraç, onun ürünlerini şiir tümcelerine dayanarak değil, sözcüğün baskın olduğu, sessizliklerin de sürüp gittiği bir şiir olarak saptar. Saraç, “öten bir horozun sesinin, ötüş bittikten sonraki sessizlikte bir süre daha sürüp gitmesi gibi” der. Parlak söz, sözce, tümce yoktur şiirlerinde. İnsanın içsel boyutuna ışık düşüren imge vardır.. Doğa, gördüğümüz doğa değil, içsel derinliği olan, devinimli haldedir. Bütün doğa devinimleri; yel, dağ, ağaç, rüzgâr, su fısıltılarla konuşur gibidir. Bir tılsım, büyülü bir söyleyiş, şiirlerinde, yorumlamayı da gerektirecek şekilde cisimleşir.
            Rene’ Char’ın şiiri kapalı bir şiirdir, dolayısıyla hemen ele vermez anlamını. Üzerinde duruldukça bir yelpaze gibi kat kat açıldığı görülür. İmgesel anlatımın kat kat iç evrene doğru açılması, uç veren anlam öbekleri oluşturması derin bir şiir olduğundandır. Maurice Blanchot da, “Günümüzde Char’ın bir eşi daha yoksa bu, onun şiirinin, şiirin şiiri olduğundandır” demektedir ki, “şiirin şiiri” oluşu bir saptama değildir yalnızca, bir ana özelliktir.
            Tahsin Saraç “Rene’ Char Şiirini Üzerine Birkaç Söz”de, onun şiirinin söylence ve ilkçağ havası taşıdığını, sözcükleri çok kez eskil anlamlarıyla kullandığını vurgular.
            Rene’ Char’ın yaşamöyküsüne zamandizinsel olarak baktığımız zaman oldukça hareketli geçen bir süreye yayıldığını görüyoruz. Fransa’nın güneyinde 1907’de doğuyor. Üstgerçekçiler topluluğuna katılıp ayrılıyor. Birkaç kez evleniyor, birkaç kez âşık oluyor. 1940-45 yılları arasında Yüzbaşı Alexandre adıyla Fransız Direnme Hareketi’ne katılıyor. Çok önemli görevler üstleniyor. “Hypnos Yaprakları”nda gözlerinin önünde kurşuna dizilen B’nin ölümüne seyirci kaldığını, çünkü koca bir köyün ne pahasına olursa olsun çatışma dışında tutulması gerektiğini yazıyor. Yaşadığı süre içinde Paul Eluard, Andre Breton, Albert Camus ile dostluklar kuruyor. Modern resim üzerine yazılar yazıyor. Özdemir İnce, “T.Saraç’ın çevirilerinin Rene’ Char’ın şiir sanatını büyük bir başarıyla aktarmış olduğunu belirtmemiz gerekmektedir” demektedir. (1992).
Özdemir İnce, Rene’ Char’ın değişik kitaplarından yaptığı Sessiz Oyun adıyla yayınladığı kitabın ikinci baskısına yazdığı “Rene’ Char’la Kırk Yıl” başlıklı yazısında çeviri yöntemini şu söylerle dile getiriyor: “Alımlama ya da diliçi ve diller arası çeviri, şiirin derin yapısı tasarımlanmadan, yalnızca yüzey yapıya (soldan sağa yazılı cümleye) göre yapılırsa (olursa), şiir bir kaosa, bir yamalı bohçaya dönüşür. Bu nedenle, ilk baskı için yakaladığımı sandığım tutarlılığı bozmak istemedim.” Özdemir İnce, Rene’ Char’ın şiirini “şiddet ve direnme” üzerine kurduğunu belirtiyor. İnsanın duygularını yatıştırma yerine sarsma şiirsel eylemidir, demektedir. Bu bakımdan Albert Camus’nün ‘Başkaldıran İnsan’ının etkisi görülüyor. Bu kitabın yazılışına katkısı düşünülünce bu etki doğaldır. Onun şiiri üzerine uzun bir süre çalışan Georges Mounin, şiirlerin tümünün açımlanmasının zorluğunu belirtiyor. Özdemir İnce’nin sözleriyle, “şiirlerinin yarısının hâlâ kendisine kapalı ve karanlık olduğunu ileri sürüyor”. Şiirinin Andre Breton’un şiirinden etkilendiği söylenen Char’ın,  zıtlıklar, çelişkiler, gerilimler üzerine parça parça ve bütünü tamamlayan çarpıcı imgelerle şiirini kurduğunu görüyoruz. Felsefeden, resme, yontuya, edebiyata gidip gelen ilgi alanları onun şiirini derinleştirdiğini, estetik düzeyi yükselttiğini, zenginleştirdiğini söylemek mümkündür. Böylece “şiirin şiiri” ortaya çıkarken, onda yansılanan, hayatın içinde bir oraya, bir buraya gidip gelen denge de kurulmaktadır. Görüneni, görünmeyeni, bilineni bilinmeyeni dikey yapı içinde yansılayan bir şiir kuruyor.
            Rene’ Char’ın kenti değil, Provence’ın kırlarını, doğayı varlığın içsel titreşimleri olarak aydınlatışı yaşamıyla örtüşen bir şiir yazdığını gösteriyor. Modern şiirin kurucu şairi Char, doğanın çevrenini bedeni kılmış gibidir. Renk, koku, ağaç, ırmak, kuş, incir ve badem ağaçları, şimşek, kayalıklar, ama hepsi iç ve dış doğa olarak kişiliği oluyorlar adeta. Bazen doğanın kendisine dönüşüyor, diyor Özdemir İnce. (Hayvanlar, bitkiler… Belki füze rampalarına karşı duruşu, doğanın yok edilmesine ve savaşa karşı tutumunun bir sonucudur.)
            Hemen belirtmekte yarar var: Özdemir İnce, dili, yapısı karmaşık bir şairin şiirlerini Türkçeye başarıyla aktarıyor. O da, Semih Rifat da, Char şiirinin kabuğunu çatlatıp içine giriyorlar.
            Rene’ Char’ın şiirlerinin Türkçeye geç çevrildiğini söylemeliyim. 1960’larda, İkinci Yeni’nin egemen olduğu bir dönemde çevrilmeyişi, çevrilemeyişi mi desem, şiir evrenimizin şiir kanonu içinde kalmasına neden oldu diye düşünüyorum. Ne yazarsa yazsın onu kendine özgü kılan Rene’ Char farkı ortaya çıkan bir şair o. Türkçede  usta çevirmenler onun biçemini yansılayacaklardı, geç de olsa sonradan bu başarıldı. Erken çevrilseydi şiir evrenimizin değişmesine yol açabilirdi.
Georges Mounin, Char’ın “Düğün Yüzü” şiirini okuduğunda, “yabancı bir dille karşı karşıya olduğum duygusuna kapıldım” diyor. Onun kendine özgü dilinin çetrefilliği Türkçeye çevrilmeyi güçleştiriyor belli ki. Ne var ki, Tahsin Saraç’ın, Semih Rifat’ın, Özdemir İnce’nin, Fuat Çiftçi’nin aynı şiirleri farklı tatlarla çevirdiklerine tanık oluyorum.
Bu yazıda kaynak olarak yararlandığım Tahsin Saraç, Semih Rifat, Özdemir İnce çevirilerine yazılan önsözlerde Rene’ Char şiirini tanımlama çabaları değerlidir. Şiirlerin de önsözlerin yol gösteriliğinde okunması gerekiyor. Çünkü, düzayak anlamı olan bir şiir değil, kapalı, Semih Rifat’ın deyişiyle iç anlama evrilen bir şiirdir onunki.
Rifat, çevirisi konusunda şunları yazıyor: “Başlıca büyüsü, her şeyden çok insanı yıldırım gibi çarpan imgelerindedir çünkü; ve şiirsel imge başka bir dilde, başka sözcüklerle – çoğu zaman – bire bir kurulabilen bir şeydir. Hele bu imge alışılmış gündelik gerçekliğin dışında bir boylamda kurulmuşsa, neredeyse sözcüğü sözcüğüne bir çeviri, imgeyi gözlerimiz önünde yeniden yaratmaya yeter.” Zamanının ve çocukluğunun ruhunu, doğanın ve nesnelerin doğasını gözlerimiz önünde yaratabilen imgelerde buluyoruz onu okurken..
            Dört Rene’ Char çevirisinde şunu gördüm: İmgeleri ifade edebilecek sözcüğü bulmak önemli görülüyor. Şair çevirmenler farklı sözcüklerle aynı şiiri çevirmişler. Bu da, ortaya, semantik farklılıklar çıkarmış. Küçük, anlamsal nüans farklılıkları bu şiirin zengin imge yapısından kaynaklanıyor. “Bağlılık” adlı şiirin Semih Rifat çevirisi Türkçe söylenmiş gibi sahici ve dilimize çok uygun: “Kentin sokaklarında sevgilim var benim. Nereye gittiği önemli değil bölünmüş zamanın içinde. Artık sevgili değil, herkes onunla konuşabilir. Artık anımsamıyor, gerçekte kim sevmişti onu?”  Şiirin bütününü değil, tadımlık bir parça aktardım. Rene’ Char’ın şiirini okur arayıp bulmalıdır. Büyük bir şiir çıkacaktır karşılarına.

Kaynaklar

Rene’ Char, Seçilmiş Şiirler, Çev: Tahsin Saraç, Adam Yayınları, 1983
Rene’ Char, Seçme Şiirler, Çev: Semih Rifat, Ada Yayınları, 1990
Rene’ Char, Sessiz Oyun, Çev: Özdemir İnce, Armoni Yayınları, 1992
Rene’ Char, Sessiz Oyun, Çev: Özdemir İnce, Alkım Yayınları, 2004
Rene’ Char, Seçme Şiirler, Çev: Semih Rifat, YKY, 2008

Rene’ Char, Kırmızı Açlık, Çev:Fuat Çiftçi, Şiiri Özlüyorum K., 2015




Eskişehir. 5 Uluslararası Şiir Buluşması
28-31 Mayıs 2015 Fotoğrafları

4 Haziran 2015 Perşembe

 · 



"Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için."

Ahmet Ada'nın yeni şiir kitabı, "Yağmur Başlamadan Eve Dönelim" çıkıyor. Yeni kitabında düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair, "Gezi şiirleri" ile o görkemli isyanı selamlarken kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan'ın anısını yaşatıyor. Canan Güldal'ın desenlerinin yer aldığı kitap çok yakında raflarda... (Bu kitap 500 adet basılmış ve tüm nüshaları numaralanmıştır.)

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar...

14 Nisan 2015 Salı

Kültür Mekânı Olarak Kent
Ahmet Ada

            Sanat, hayat ve popüler kültür bağlamında popüler kültür mekânı olarak kent olgusunu irdelemek gerekiyor. Kentin küresel kapitalist dönemdeki değişimini yaşıyoruz. Endüstriyel uygarlığın verili kültürünün insanı kuşattığı bir dönemden geçiyoruz. AVM’ler, Forum’lar, kafeler popüler kültürün, tüketim kültürünün mekânları olarak hayatımızda  yer alıyor. Her şeyin verili olduğu bir çemberin içindeyiz. Çemberin dışında kalanlara, verili dili, sanatı, müziği reddedenlere aylak, serseri gözüyle bakılıyor. Kentin, bir imgeler toplamı olarak sunduğu giyim-kuşam mağazaları tüketime yöneliktir. Eğlence mekânları genç kuşağı zihinsel olarak da kuşatıyor. Niteliğe değil, niceliğe öncelik veren tüketim düzeneği göz boyacı. Ve yeni sömürü alanlarıdır.
            Mersin’deki kentsel gelişimi de toplumbilimsel travmalar ile kültürel dönüşümlerden okumak olasıdır. Küresel kapitalizm ve endüstriyel uygarlık açısından kentteki gelişimi semtler örneğinden yola çıkarak açıklamak olasıdır. Hangi semt küresel kapitalizmin ve endüstriyel uygarlığın ürünlerini taşıyorsa, orası kentin merkezi oluyor. Mersin için, önceleri, Cumhuriyet alanı ile Muğdat çevresi merkez olarak anılırken, yukarıda belirttiğim gelişmeler nedeniyle bugün merkez Forum’dur.
            Şu anda, içinde yaşadığımız zaman ve mekânın bize sunduğu şeyleri tüketiyoruz. Tüketim toplumu bize karar verme olanağı tanımıyor. Gereksinimiz olmadığı halde tüketmeye yönlendiriliyoruz. Ülkemizin kültür endüstrisi de öyle çalışıyor. Çoksatar romanlar örneğinde olduğu gibi. Estetik değer önemli değil, ölçü çoksatar olmasıdır. Piyasa toplumunun insani olmadığını has sanatçı biliyor ve uzak duruyor bu ortamdan. Bize hale gibi sunulan büyünün dışında düşünebilmek çok önemli görünüyor. Bu ortamdan çıkabilmek için düşünebilmek ve karar vermek zorundayız. Bu da dizgeyle araya mesafe koymakla başlıyor. Aylaklık, çizgi dışı olmak – tüketim mekânlarının büyüsünden kurtulmak için zorunlu yönelimler olarak görülüyor.
            Modernliğin ya da küresel kapitalist dönemdeki kentin ideoloji ürettiği biliniyor. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz ortamın ideolojik yapılanmalar ürettiği de… Kent yaşantısının ideolojik yapılanmasının kaynağı olduğu da biliniyor. Bireyin, birey olma, kendi olma olgusu da bu yapılanmanın dışına çıkmasıyla olasıdır. Kentin birey üzerindeki etkisi günümüz romanlarında belirgindir. Kenti görüntüler, imgeler toplamı olarak düşünürsek, onun çözümlenmesi yapı-söküme almakla mümkün olur. Kent, bir imgeler ormanıdır. Sıra sıra turunç ağaçlarına bakmadan geçiyoruz. Deniz yokmuş gibi davranıyoruz. Cadde ve sokaklardan insanlara bakmadan yürüyoruz. Celâl Soycan bu durumu Levinas’a gönderme yaparak, “İnsan yüzlerinin silinmesi” olarak niteliyor.
            Bütün bunlara karşın, anti-kapitalist gelişmeler de, düşünce dizgeleri de almaşık olarak gelişiyor. Mersin’de, Gezi olaylarını protesto eylemlerinin Forum çevresinde yapılışı da bu kültürel gelişmelerle bağlantılıdır. Küresel kapitalist ekonominin gelişimine koşut olarak kentin toplantı mekânları değişiyor. Küresel kapitalizmin ekonomisi AVM’ler, Forum’lar, iş merkezleri, bankalar çevresinde dönüyor. Bu döngünün genç kuşakları etkilediği açık; buna karşın almaşık olabilecek düşünsel bir hale de gelişiyor. Yeni protesto yöntemleri de… Almaşık sanat olanakları tartışılıyor. Karikatür, resim, müzik, sinema, gösteri, tiyatro, duvar yazısı yeni biçimler içinde sunulabiliyor. Birlik ve dayanışma duygusu gelişiyor – Gezi olaylarında buna tanık olduk. Kapitalizm öncesi bir zihinselliği benimseyenler de var: Cemaatçilik. Bunu aşıp küresel kapitalizmin parçaladığı insani ilişkileri başka türlü kurma çabaları sonuç veriyor. İnsani olan her şeye sahip çıkarak demokrasi kültürünü de onarıyorlar.




13 Nisan 2015 Pazartesi

Şair Kapıları
Ahmet Ada

            Adil Okay, çeşitli kentlerde sergilediği “Şair Kapıları” sergisini kitaplaştırdı. (Ütopya Yayınevi, Nisan 2015). Böylece, fotoğraf ve şiir buluşmasının estetiksel zenginliği kalıcı ve görünür kılındı. Fotoğraflar, Asya’nın, Afrika’nın, Avrupa’nın, Ortadoğu’nun çeşitli ülkelerinin kentlerinde, kavimler kapısı olan Anadolu’nun kadim uygarlıkları barındıran kentlerinde, Flistin’de, Mısır’da, Antakya’da, istasyonlarda, garlarda, bir kültürün nesneleri olarak fotoğraf karesine dönüşerek belgesel bir nitelik kazandı. Kentlerin tarihsel belleği olarak “Şair Kapıları” kitabında yer aldı.
            Kapılar, yoğun emeği, alın terini, tarihi çağrıştırır. Kapıların şiirle buluşması ise metaforik bir düzlemde buluşmadır. Bazı şairler, önündeki fotoğrafın imgeleminde yarattığı uyarılarla, bazıları da kapı imgesinin zenginliğiyle şiir üretmişler. Kimileri birkaç dizeyle, kimileri ise bir ‘yapı’ bütünlüğüyle yer alıyor kitapta. Şiirlerde, imgenin uçsuz bucaksız derinliği okunabiliyor. Şairlerin, istek ve arzuları da okunabiliyor: “mor sümbüllü kapı önü istiyorum /  leylaklardan labirent, / kucak dolusu karanfil, / vazoda mimoza istiyorum” diyor Yaprak Öz. Turgay Fişekçi, “bütün yaz kapılarda durdu ayakkabılarım / gölgen üzerimde döndü durdu bütün yaz” derken aşkı dolayımlı olarak ifade ediyor. Kenan Yücel, “kör bir kapıdan geçiyor gölgem / bakıyor sonsuzluğuna yaşamın” diyor. Kenan Yücel de kapı imgesiyle, geriye dönüp çocukluğuna bakma olanağı buluyor. Gökçenur Ç. İse, “seninle kapı ve kapının altından atılan not gibiyiz” diyor.
Şairlerin, fotoğrafın çağırdığı imgelerle şiir üretmesi şaşırtıcı zenginliktedir: “içindeyim imgesi büyük denizin / kapıları var çift kanatlı / açılıyor dara düşen insana / ışıklı imecesi”. İnsanın geleceğini özgürlüğe açılan kapı imgesiyle aktaran şairin dizelerinde dünya görüşü de ütopyası da okunabiliyor.

            “Şair Kapıları”ndaki şiirlerde, fotoğrafla bire bir örtüşme aramak boşunadır. Şair, doğal olarak, kapının onda uyandırdığı imgeyi sözcüklerle kuruyor. Fotoğraf, vizör, göz ve nesne arasındaki ilişkiden ortaya çıkıyor. Mekân ve zamanın bir ânı kareye alınıyor. Her iki sanatsal alanın oluş ve yapılandırılışı çok farklı. Şair, fotoğrafın onda esinlediği, onda gördüğü şeyleri sözcelendiriyor. İmgelere dönüştürerek ses ve anlam olarak yeniden üretiyor. Fotoğraf ise ifşadır. Susan Sontag fotoğrafın modern bir ifşa olduğunu yazmıştı. Dil nasıl yalanı da doğruyu da taşıyabiliyorsa, fotoğraf da öyledir. Şu söylenebilir: Zaman ve mekân içindeki geçici ve uçucu görüntülerin bir ânda yakalanması, dondurulması. O ânın biricikliği bir daha yakalanamaz. Şiirle karşılaştırıldığında, şiir sözcüklerin, sözcelerin, şiir tümcelerinin, imgenin çağırdığı görüntülerin, durumların, anlamlandırılmasının, kişilerin algılarına göre değişen, ses ve anlam olarak örgütlenen bir yapıdır. Fotoğrafla şiir arasındaki farklılıklara karşın, Adil Okay’ın “Şair Kapıları” kitabında buluşmaları tesadüf değildir. Kurgu ve görüntü olarak ortak noktada buluşuyorlar. Fotoğrafik kurgu ile sözcükler arası ilişkiden doğan görüntü farklı malzemelerle oluşsa da,  ikisi de bir şeyi anlamlandırmaya ya da ifşa etmeye yöneliktir. Bazen bir fotoğraf insanın belleğinin almayacağı bir vahşeti açığa çıkarır ve ifşa eder. Şiir ise “başkalarının acısını” dile getirir. Adil Okay’ın “Şair Kapıları” kitabı, görsellik ve duyarlık bakımından iç içe geçerek kaynaşan, bu kaynayıştan doğan şiir ve fotoğraf birlikteliğinin hazzını yaşatıyor.