20 Mart 2008 Perşembe



Ahmet Ada’nın ‘Modern Şiir Üzerine Yazılar’ı Yayımlandı

Modern Şiir Üzerine Yazılar, Ahmet Ada’nın, modern şiirin ustaları Nâzım Hikmet’in, Behçet Necatigil’in, Cemal Süreya’nın, Sezai Karakoç’un, Hilmi Yavuz’un, Celâl Soycan’ın şiirleri üzerine yazdığı inceleme, çözümleme yazılarını bir araya getiriyor. (Şiirden Yayınları, Şubat 2008). Şairlerin şiir evrenini anlamlandırmaya yönelik bu incelemeler, şiirlerin üretildiği nesnel koşulları da kendinde cisimleştiriyor. Bu da, yazınsal metinlerin yorumlanmasına yol açıyor.

Ahmet Ada’nın Cemal Süreya ile Sezai Karakoç incelemelerinde,
İkinci Yeni’nin neliği üzerine açımlayıcı yazılar bulunuyor. İnceleme ve çözümleme yazıları şiirin deneyimlediği alanlara da, yeni okumalara da kapı aralıyor.




22 Şubat 2008 Cuma

OSİP MANDELŞTAM'A MEKTUP

OSİP MANDELŞTAM’A MEKTUP


Mersin, 22 Şubat 2008

Kardeşim Osip Mandelştam,

Bugün şiirlerini okudum. Ormanın, ağacın, kuşun ruhunda dingin sesini duydum.. İki adım ötemde deniz uykudaydı. Sen coşkulu değil ama, dingin, durulmuş, lirik sesinle ruhumu doldurdun. Sesin gecenin müziğiydi. Türkçenin kıvılcımı, tartımı, rengi, kokusu sözcüklerine sinmişti. Şiirlerini Türkçeye çeviren Cevat Çapan ile Seyhan Erözçelik’in arınmış, dupduru Türkçesi imgelerini parlatıyordu. Dilinin metaforları bir düş evreni oluşturuyordu. Metaforlarına dokunabiliyor, şiirsel söyleminin kurucu düzlemlerini görebiliyordum. Çok büyük bir vadinin bir ucundan, kargaların, böceklerin, çekirgelerin, yaprakların, kırlangıçların soluk alışını, seslerini, sessizliklerini duyuyordum. Bir tambur sesine akarken kuş sürüleri.
Şiirine karışan Batyuşkov’un küstahlığı işte: “Saat kaç” diye soruyorlar, “Sonsuzluk” diyor o da.” Sonsuzluk buluşturuyor ikimizi Osip. St.Petersburg’un kışları, Anna Ahmatova’nın karlı, dingin sesi, “Kamen” ile “Tristia”nın çılgın lirizmi buluşturuyor ikimizi.
Osip kardeşim, 1934’te Stalin’le ilgili bir şiirin yüzünden tutuklandığını yazıyor belgelikler. Sonra ‘sürgünler’ gelmiş başına. Ayrılıkların, vedalaşmaların ruhunda yarattığı fırtınaları düşünebiliyorum. 1938’de, üçüncü kez tutuklandıktan sonra neler çektiğin, nasıl öldüğün bilinmiyor. Nadejda şiirlerini ezberlemeseydi yok olup gideceklerdi. Ruhun, Nadejda’nın ruhu acılarla kavrulmuştur, biliyorum, hissediyorum. Karlı kış geceleri ruhum ruhunla buluşuyor. Niçin bu sessizlik? Biz ne yaptık insanlara? Eşitliği, adaleti, özgürlüğü çağırmak mıydı suçun?
“Mutluluğu hesaplamayı sevmiyorum” diyorsun. Ne kadar mutlu olduk ki şu yeryüzünde? Acılar, kardeşlik acıları, yeryüzünde sürdükçe mutluluk yok bize. Gülümsemeyi bile çok görüyorlar. Avluların taş duvarlarından zeki imgelerimiz geri dönüyor.
Osip, kardeşim, ağır ağır yaklaşırken ilkbahar, gecenin bir vakti bu mektubu yazıyorum. Akdeniz’e kıyısı olan Mersin’de. Tam da şiirimin coşkulu lirizmden dingin, sessiz, kadife gibi yumuşak bir lirizme geçişini Kantolar ile Yeni Kantolar’da görüp de kendi kendimi kutlarken. Öte yandan Cevat Çapan ile Seyhan Erözçelik, senin şiirlerini Türkçe söylemekle ne iyi etmişler. Başkasının maskesini takıp onun ağzıyla konuşmak gibi bir şey şiir çevirisi. Seni yetmiş yıl sonra, senin ağzınla Türkçe okumak ne kadar güzel bir şey.
Osip, kardeşim, gecenin laciverdine karışan kalem mürekkebi dağıtıyor. Bunu görüyorum. Uzakta, dünyanın gündüz olan bölgesinde, bir koruda, böğürtlen toplayan çocuğu da görüyorum. Sessiz çocukluğum bu belki belleğimin derinliklerinde. Antakya, İskenderiye gibi Akdeniz kentlerini dolaşan Kavafis geliyor aklıma. Onun çocukluğu, benim çocukluğum, senin çocukluğun, ah o ‘kurt köpeği yüzyıl’da kalıyor. Senin şiirin ruhunun derinliklerini gösteriyor.
Osip, kardeşim, şiir yine bu yüzyılda da şairin duruşuyla, tavrıyla kesişiyor ve anlamlanıyor. Senin şiirin dünya şiirin sesine, dokusuna karışıyor. Yaz olsun da leyleklerin yürüyüşünü görelim. Birbirinin peşi sıra ördeklerin koşuşunu. Dünyamız Osip, sevgisini gösteremeyen insanlarla dolu. Şiirin işi gücü onlara ulaşmak olmalı, değil mi? Şairler arastasında, yaralarını saracağımız, acılarla dolu yaşamlarımıza bakacağımız yerde, ne yazık ki sevmiyoruz birbirimizi Osip. Bu durum, ne kadar tuhaf değil mi?
Sevgili Osip Mandelştam, canım kardeşim, bugün şiir, ‘insanı çoğaltarak’ yeryüzünün sesi oluyor. Bugün şiir, benliğin, kendimle ötekinin arasındaki ilişkinin sesi, duyarlığı oluyor. İnsan ruhunun dibini ve doruğunu gösteren bir şey. Olanakları da genişliyor. Sözcükler, boşluklar, imgeler dünyası, aslında insanı anlamlandırmak, yaşama gücünü dirimsel tutmak için var. Değil mi? Bütün poetik parametreler de insanlık için var. Değil mi? Sen yaşamını vererek ödedin insanlığa borcunu. Bana gelince, başta dünya şiirinin büyük ustaları olmak üzere, senin ve Sergey Yesenin’nin lirik şiirlerine, şair olarak dik duruşuna borçluyum.
Ruhunun güzellikleri şiir yontan ellere yardımcı olsun.

AHMET ADA

4 Şubat 2008 Pazartesi

ÇAĞDAŞ ŞİİRDE SÖZCÜKLERİN,
NESNELERİN DEĞERİ

AHMET ADA

Başka türlü bir şiire dönüşme çabası, çağının çağdaşı olan bir zihniyet dünyasının içinden insana, evrene, kendine bakıp modern şiirin deneyimlerini içselleştirmekten geçer


Şiirde yer alan nesneler ile gündelik hayatın içinde yer alan nesneler farklıdır. Şiirde yer alan nesneler, şiirin göstergeler birliğine katılan ve artık şiire ait olan nesnelerdir. Genel olarak dil bir göstergeler dizgesidir. Özel olarak şiir dili, şiire ait bir dizge oluşturur. Şiir dili, tıpkı şiir gibi, şairin yaptığı, kurduğu, özel ve genel estetiksel iletişimi olan bir dildir. Şairin biçeminin taşıyıcısıdır. Biçemi, kişiselleşmiş söz olarak niteleyebiliriz. Çağdaş şiirde nesneler, tıpkı sözcükler gibi, anlamsal ve sessel olarak yer alırlar. Nesneler de sözcüklerle ifade edilirler.
Dilbilim açısında nesne nedir? “Masayı görüyorum” tümcesinde ‘masa’ nesnedir. Felsefe açısından nesne, öznenin karşısında olan varlıktır. Duyularla algılanan, adlandırılmış, zaman ve uzam içinde kavranabilen şeylere ‘nesne’ diyoruz. Bilincin kavradığı bir şeydir nesne. Öte yandan, anlamlı en küçük dil birimine ‘sözcük’ diyoruz. Nesneler de sözcüklerle adlandırıldıklarına göre, şiirde ‘sözcük’ olarak yer alırlar. Ne ki, doğal dildeki anlamlarını aşan bir bileşim içinde yer alırlar. Bu da, çeşitli sözcük bağdaştırmaları ve imge olanaklarıyla gerçekleşir. Nesneleri adlandıran sözcük, imlediği anlamın dışına taşarak şiire ait olur. Nesneleri adlandıran sözcükle anlamı arasındaki uzaklık açılarak yeni anlamlar ve anlamlandırmalar yapılabilir. Sözcüğün (nesnenin) imlediği şeyden bağımsızlaştırılarak, imge, eğretileme, yan anlam gibi sanatsal düzenek içinde yapılabilir bu.

Modern şirin dili, doğal dilden saparak oluşturulan dildir. Şiir dili derken, doğal dilden farklı olan (fark sözdizimsel olduğu gibi anlamsal ve sesseldir de) dili ifade etmek istiyorum.

Modern şairlerimiz tek sesli şiirden (doğal dile dayanan şiirden) çok sesli şiire geçerken sözcüklere, nesnelere farklı anlamlar, sesler yükleyerek kurucu bir işlev üstlendiler. Edip Cansever, dizenin işlevini yitirdiğini belirterek, duygularını, gerilimlerini şiirin yapısına yayarak çok sesli bir şiir üretti. “Masa da Masaymış Ha” adlı çok bilinen şiirinde, nesne olarak masayı değil, ışığı, bisiklet sesini, duygularını, isteklerini koyduğu bir başka şeyi anlamlandırdı. Şiirdeki masa, şiire ait bir masa-sözcük yükü kazandı.

Özdemir İnce’nin şiirin toprağına otlarla eklediği şey neyi imler? Özne-nesne karşıtlığının bittiği yeri imler. Ot Hızı şiirlerinde konuşturulan otlar, gerçek nesneler olsalar da olmasalar da bir şey fark etmez; onların metinsel gerçeklikleri tamdır. Çünkü Özdemir İnce sözcükler arası ilişkilere dayanan bir şiir kurar. Öteki şairler de öyledir ama, Özdemir İnce’nin farkı, şiirsel metnin dünyasal bağıntılarını metin içinde yeniden üreterek iletişim kurmasıdır. Şiirinin okurla kaynaşması, içtenliği bu niteliğinden gelir.

Her şiir, incelemeciler için sözcüklerle örgütlenmiş bir nesnedir. Şiir kitabı bir nesnedir. Şiir, öyküye, romana göre, nesneleşmesi zor bir türdür. Kimi zaman, yazınsal bir tür olduğu bile kabul edilmez. Dilinin, doğal dilden kopmuş olması, farklı bir dil oluşu, şiirin nesneleşmesini zorlaştırır. Şiire ait bilgi birikimini gerekli kılması, modern şiirin nesneleşmesini geciktirir.
Somut şiir, sözcükten koptukça, öteki öğeler öne çıktıkça nesneleşecektir. Somut şiir çalışmalarını, şiirin birimlerini yerlerinden oynatma çabaları olarak görüyorum. Şiirdeki arayışlara açık olmalıdır çağdaş şair. Ne ki, sözcüğü, sözceyi yerinden etme, yerine çizgiyi, çerçeveyi, çeşitli biçimleri koyma çabası şiiri şiir olmaktan uzaklaştırır. Şiiri, şiir eden öğelerden vazgeçilemez. Modern şiirin temel koyucu öğeleri sözcükler ve sözcelerdir.

Modern şiirde nesnelerin görünmesi sözcüğün görünmesi demektir aynı zamanda. Behçet Necatigil, adlarının Türkçe olup olmadığına bakmaksızın çağdaş nesneleri şiirine taşımaktan çekinmezdi. Her şair, ilgi duyduğu nesneleri şiirine taşır. Nâzım Hikmet, Mayakovski fütürizminin ufkuna girdiğinde, hızın ve sanayileşmenin nesnelerini şiirine taşıdı. Özdemir İnce çocukluğunun nesnelerini belleğinden çıkararak şiire taşır, taşımaktadır. Metin Cengiz ilgi duyduğu nesnelerle bütünleşir.

Sözcükleri (göstergeleri) sarsıp şiirime yeni yükler eklemek amacıyla benim de nesneyi sözcük olarak sıkça kullandığım söylenebilir. Testi vb. Bazı nesneleri sıkça kullandığımı da belirttiler. Ayrıca, Akdenizlmi oluşla örtüşen, şiirlerimin bir florası ile faunası var. Ama, asıl değişim dilde, dilsel kırılmadadır. Yeni Kantolar’la tamamlanan Kantolar döneminde gerçekleşti dilsel kırılma. Kantolar’da monolog ile şiirsel söylem, nesne ile söz, imge ile söz, gerçek ile üstgerçek, bilgi ile büyülü söz; bazen yer değiştirerek, bazen de birbirinin içine girerek anlamın birliğini kurdular. Yeni Kantolar’ın doğrultusu modern dünya şiiridir. Büyük şiirdir. “Artık, şairin, dünya şiirine kapılarını açma çabası kitapta dikkati çekiyor” sözleriyle Yeni Kantolar’ı değerlendiren Orhan Kahyaoğlu buna dikkati çeker.*

Taş, deniz, pars, ağaç, kuş gibi canlı cansız nesnelere, varlıklara düşkünlüğüm bilinir. Ancak, şiirlerimde nesneler yer değiştirerek başka şeyleri imler. Bu durum, doğal dilden kopmayı gerektirir: Şiir dilinin oluşması ise “başka türlü bir şiire” dönüşmesi demek değildir. Başka türlü bir şiire dönüşme çabası, çağının çağdaşı olan bir zihniyet dünyasının içinden insana, evrene, kendine bakıp modern şiirin deneyimlerini içselleştirmekten geçer.
Modern şiirin poetik öğeleri şiirin yapısına bağlı olarak oluşur. Modern şiir, kendine özgü sözdizimi olan şiirdir. Her modern şair kendi gramerini kurar. Ama yalnız bunlar değildir modern şiir. Modern şiiri gramere, sözdizimine indirgemek de yanıltıcı olur.

Özne ile nesne arasındaki kopukluğun Aydınlanmanın çelişkilerinden biri olduğunu biliyoruz. Felsefenin kavramıyla düalitenin aşılması, özne ile nesnenin ‘barışmasıyla’ olasıdır. Kapitalist üretim tarzının ürünü olan ‘emeğin soyutlaşması’ olgusu, nesnesine yabancılaşan bireyi ortaya çıkardı. Nesnesinden kopan insan sanatçıysa, nesnesinin bütün görünüşlerini göstermek ister. Arzunun yol alışıdır bu. Bu, Kübizmin öteki akımlardan ayırt edici özelliğidir aynı zamanda. Şair de, duyuları birbirine karıştırarak eşyanın tadını yakalar. Belleğindeki imgeleri açığa çıkarır. Dağları, gece yarısı yiten tekneyi sevgilisin gövdesinde arar. Şiirin dünyasallaşmasıdır bu. Octavio Paz’dan bir örnekle gösterelim:

BÜTÜNLEMEK

Dağları arıyorsun gövdende
Ormana gömülmüş güneşimi.
Ben senin gövdende tekneyi arıyorum
Gece yarısı yiten o tekneyi
Roland Barthes “Şiirsel bir düzyazı var mıdır?” ara başlıklı yazısında çağdaş şiirin sözcüklerin kendi güçleriyle oluştuğunu, kurulduğunu söyler. Sözcüklere yeni anlamlar yüklenerek ya da anlamlar yüklenmeyerek yeniden üretildiğini saptar. Çağdaş şiirde sözcüklerin bir araya getirilişinin, yani ‘bağıntı’ etkisinin kırıldığını belirtir. Çağdaş şiirde sözcükler bir şeyi anlatmak için değil, bir şeyi anlamlandırmak için bir araya gelirler. Mallarme’nin “şiir düşüncelerle değil, sözcüklerle yazılır” sözü ile Cemal Süreya’nın “çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı” sözü birbiriyle örtüşür. Çağdaş şiirde sözcük, doğal dildeki bir şeyi imleyen yükünden kurtulmuş, Barthes’ın sözleriyle “beklenmedik bir nesne” yükü kazanmıştır.

Çağdaş ve modern şiir, görüneni değil, görünmeyeni üretir. Sözcüklerin şiirde yer alışı düzyazıdaki gibi değildir. Şiirde sözcükler imledikleri şeyden soyunmuş, kendi değerini bulmuştur. Nesneler de öyledir; çağdaş şiir içinde, farklı anlamlandırma öğeleri olarak kendi değerlerini kazanmışlardır. Octaio Paz’ın şiirindeki teknenin sevgilinin gövdesi olması gibi, nesneler de farklı değerler kazanır.

*Orhan Kahyaoğlu, Söz ki büyülüdür,
Radikal Kitap, 25 Ocak 2008, Sayı: 358

30 Ocak 2008 Çarşamba

SÖZ Kİ BÜYÜLÜDÜR


Aslında, şair yalnız gözlediği izlediği doğayı değil, kendi ve insanın doğasını da tüm giriftliğiyle imgelerine yediriyor. 'Yeni Kantolar', önceki gibi apayrı duyargalarla, heyecanla okunan bir kitap

25/01/2008 Radikal Kitap
ORHAN KAHYAOĞLU


Ahmet Ada, bir şiir emekçisi. Çok yazmanın riskinden hiç korkmuyor. Duyusu derin. Bunu şiire dönüştürmesi noktasında, çoğu kez duygusal kaygıyı, anlamsal olanın önünde tuttu. Lirizmle toplumsal olanın kesişme noktalarında gezindi. Ama, ne tek başına lirik ne de toplumsalcı bir şiir yazdı. Bu iki kavram tabii ki birbirinden uzak düşünülemezdi. Kendine has bir ses ve çokanlamlılık arayışı hiç noktalanmadı. Çok etkili şiirler yazdı. Hüznün yükü ve şiirde yarattığı riskten hiç vazgeçmedi. Her çok şiir yazan şair gibi, şiirinde farklı iniş çıkışlar yaşadı. Hatta, tek bir şiir kitabında dahi. Sıkı değil akıcı şiiri daha çok sevdi. Akdenizlilik, özellikle son dönem kitaplarında daha da belirgin. Ama, Kantolar kitabına kadar, şiirinde bir kırılma, yumuşak da olsa bir dönüşüm yaşamamıştı. Belki bu dönüşümün izleri tekil şiirler olarak önceki kitaplarında alttan alta varoluşunu sürdürüyordu. Kantolar'la birlikte şiirinde farklı katmanlarla, çokanlamlılıklarla, farklı ses arayışlarıyla, daha doğrusu ciddi bir dünyevileşmeyle baş başa kaldık. Kantolar'da önceki şiir kitaplarının farklı izleri tabii ki sezinleniyordu. Bu kitapla birlikte, apayrı izleklere, garip imge zenginliklerine, büyülü sözcüklere fazlasıyla rastlar olmuştuk. Bu şiir parıldamaya başlamıştı. Modern şiirin ana duraklarında daha bir gezinir hale gelmişti. Zamanı kavrayışında, bunun imgelere taşınmasında yepyeni şiir tonları, renkleri ve sesleri hakimdi.
Çokseslilik çabası Şair, bu kitabı tamamlayamamış olsa gerek, Yeni Kantolar adlı bir kitabı daha yayımlandı. Önceki kitabın ana imge ve izlekleri devam etmekle beraber dünya şiiriyle kurduğu kendine has imgesel ve metaforik ilişki bu yeni kitapta daha da pekişiyor. Aslında, Yeni Kantolar'da şimdiye kadar yazdığı şiirin farklı izdüşümleri var. Ancak, bu da önceki kitap gibi, şiirindeki dönüşümün sürekliliğini imliyor. Örneğine sık rastlanmayan bir çokseslilik çabası dikkat çekiyor. Varoluşsal sorun, bu kitaptaki şiirlerde ciddi biçimde su yüzüne çıkıyor. Doğa, deniz, çiçek ve börtüböcek apayrı sembolik çağrışımlarla şiire yediriliyor. Şairin eski kitaplarında sık rastlanmayan, sözcüğün büyülü çokanlamlılığı bu kitaptaki çoğu şiirde su yüzüne çıkmış. Evrensel algıdaki, bazen epik, bazen lirik olan zenginliğe yaslanan üslup denemeleri, farklı kıtalardaki iç monologlarla bu şiire dair apayrı bir kişiliği ve dil algısını beraberinde getiriyor. Yeni Kantolar, elli bölümden oluşuyor. 'Kevser' ve 'Pars' sözcükleri özellikle bir çokanlamlılık çabasının sembolleri olarak bu kantolarda da devam ediyor. Örneğin, 'Kevser' bir yanıyla, somut bir dişil özne olarak okunmasının yanında, cennetin kutsal suyu olarak da işaretlenebiliyor. Zaten, 'deniz' ve 'su', yer yer zamanötesileşen bir evren algısının en açık işaretleri olarak kitaba yedirilmiş. Artık kavramsallaştırma sürecine doğru dönüşen bir Ahmet Ada şiiri çıkıyor karşımıza. Ama, öte yandan, bu kavramsallaştırma çabası şairin şiiri algılayışı, hatta poetikasına dair ilginç ipuçları veriyor okura. Bu kitaptaki epik unsurlar, Ada şiirinde eskiden beri rastladığımız aynı kavramsal algı içinde bazı kantolara yedirilebiliyor. Kitabın andığımız temel imgelerinin biraz tanıdık olduğu açık. Burada devreye Ada'nın has Akdenizliliği giriyor. Ortadoğu'ya hem siyasal, hem kültürel, eleştiri yüklü göndermelere rastlanıyor. Artık, şairin, dünya şiirine kapılarını açma çabası kitapta dikkat çekiyor. Bu kantolara yer yer de ilginç bir ironi sızmış. Yaratılan imge ve metaforlar, farklı katmanlarda okunabiliyor. Aslında, şair yalnız gözlediği izlediği doğayı değil, kendi ve insanın doğasını da tüm giriftliğiyle imgelerine yediriyor. Yeni Kantolar, önceki gibi apayrı duyargalarla, heyecanla okunan bir kitap. Ama, kantoların bazılarında gevşek bir yapıyla, imgesel tekrarlarla da karşılaşılıyor. Bazı simgesel sözcüklere abartılı anlamlar yüklendiğinin farkına varılıyor. Öte yandan, şairin şirindeki etkili metinlerarasılık ortaya güçlü bir şiir vizyonu ve birikimini de taşıyabiliyor...

YENİ KANTOLAR Ahmet Ada, Şiirden Yayınları, 2007, 96 sayfa, 6 YTL.

21 Kasım 2007 Çarşamba

Balkonları dört mevsim çiçekli evler için deniz”*


Ahmet Ada, “Kantolar” döneminin ikinci kitabı “Yeni Kantolar”da, dünyadaki duruşunu, varoluşunu, modern şiirin sınırsız olanaklarıyla anlamlandırıyor. Varoluşsal kaygılarını gerçeklikler alanına dahil ederek şiirine içkin kılıyor. Dil, imge düzeni, biçem kendini yenileyerek kök sürüyor. Ölüm, su uygarlığı, deniz, bir iç devinim olarak insanda süren doğa, insanın varoluş derinliği, kökleri, köksüzlüğü, çocukluğun altın çağı üstüne monologlar kuruyor Ahmet Ada. Deniz, denizin kapısı, su imgeleriyle, daralan, sıkıntıya düşen, nesnesinden uzaklaşan insana ‘ferah’ bir alan açmayı amaçlıyor.

Ahmet Ada’nın, “Yeni Kantolar”ında yer alan bir dizi Kanto’nun temaları içinden Akdeniz insanının duruşunu, sesini, doğaya bulanmış halini, hüznünü, acılarını okumak mümkündür. Şaşırtıcı imgeler ve insanın iç ve dış dünyasına gönderen üst üste şaşırtıcı bağdaştırmalar, bu şiirleri çok katmanlı hale dönüştürüyor. Ölüm duygusu ‘hiçlik’ ile dile gelirken, ölümün dünyasalla ilişkisi de dilsel dolayıma giriyor. Mersin’den dünyaya doğru giden, varlığın yalnızlığını hisseden öznenin tekil kıyı arayışı. Yaşantı içeriğine sızan gündelik hayatın bloklarını içselleştirerek ortaya çıkarıyor Ada: “Yürek yıkık Kudüs, yürek kör kuyu – Doluyorum bu sabah boş sarnıçlara (s.26)”. Yer yer üstgerçekçi bir şiir yazıyor: “Bit pazarına yürüyen takma dişli su (s.40)” gibi. Yer yer dolayımlı söyleyişle, açık, yalın dizeler buluşuyor. Sözcük tekrarlarının senfonik yapısı sesçil bir şiiri yol açıyor. Dilin anıştırmalı kullanımı, şiirleri kapsamlı sessel ve anlamsal düzleme taşıyor. Bu düzlem çok sesli, çok katmanlı şiiri açığa çıkarıyor.

Belli sözcükleri var bu şiirin; varoluş, pars, deniz, ışık, gölge. Bu sözcüklerin çağırdığı her şiirde farklı olan anlam alanları var. Ancak ‘anahtar’ nitelikleri de var. Ölümü ve dirimi ‘pars’ sözcüğü ile ayraca alıyor şair. “Deniz” ile ‘dünyada durmak’ı, ‘dünyada yaşamak’ı açımlıyor âdeta. Yaşantı içeriğini içsel monolog olarak, ‘deniz’ imgesiyle aktarıyor okura.

“Bu yıl Paris kurşuna sürülü namlu”.(s.31). Bu dize şiirin içinde birdenbire karşımıza çıkıyor. Paris’in varoşlarındaki insanın eşitsizliğe, adaletsizliğe öfkesini dile getiriyor; düzyazının ezberini bozarak. Eşyayı, dünyayı gören gözdür o: “Balkonları dört mevsim çiçekli evler için deniz (s.32)” derken gören gözdür; sözcükler sonra geliyor. Dış dünyanın etik, kültürel, adaletsiz, boğucu, insansızlaştırıcı saldırılarından korunma içgüdüsüyle, yaşamsal, dirimsel olan her şeyin üstünü “örtelim” diyor, (s.35). Bu istek, mekânın, zamanın verili algısını aşarak, Kudüs’lü, Beyrut’lu çocuklara, Konya ovasına, Marakeş’e, Fenike denizi’ne, Mersin’in denize açılan sokaklarına; ekonomi politiğe, Ezra Pound’a, Rene Char’a, Cenk Koyuncu’ya, Azer Yaran’a, Yenice Yolları türküsüne, şarkıcı Feyruz’a, Adonis’e uzanan, kültürel göndermelerle beslenen, çağdaş bir şiire dönüşüyor.

*Ahmet Ada, Yeni Kantolar, Şiirden Yayınları, Eylül 2007

20 Kasım 2007 Salı



AHMET ADA’NIN YENİ ŞİİR KİTABI YAYIMLANDI

Arka kapak yazısı:
Ahmet Ada, şiiri “dünyada olmak” sorunsalı içinden yaşayan bir şair. Mekân, zaman,
bellek, doğa, ölüm, adalet duygusu, acı ve çocukluğun bitimsiz çölü, onun şiirlerinde
paranteze alınmıştır. “Kantolar” dönemi, bütün bu içsel deneyim alanını sınırsız bir
kültürel bağlam içinde şiire açar.
Usta bir şairin sürekli yenilenen biçemine de tanıklık eden bu şiirler, çağdaş şiirimize
önemli bir katkıdır.

12 Kasım 2007 Pazartesi

Şiir, Dil, Vicdan Üzerine

Ahmet Ada


Mallarme’nin, “dünyada her şey bir kitabın içine girmek için vardır” sözüne yaklaşmayan bir şiirsel edim, şiiri de, şiiri hayatın merkezine yerleştirme anlayışına da yaklaşamayan bir edimdir. Şair zihinselliği Mallarme’nin sözüne uygun olarak işlediği zaman, işte o zaman şiire adanmış bir ömür söz konusudur. Şiire adanmak, şiiri varoluşun bir parçası kılmaktır. Bu işleyiş zincirleme birbirini izleyerek sürer. Şiiri varoluşun bir parçası kılmak, dili uzamın ve zamanın bir parçası kılmaktır. Dili uzamın ve zamanın bir parçası kılmak, dünyayı, ötekini, nesneleri bulunduğumuz yerden anlamlandırmak demektir. Şairin ufku, arzuları, düşleri, tasavvurları bulunduğu yerden ve zihinselliğinin içinden imgelere dönüşerek dile gelir.
Dile gelince, dil, konuşma dili bile eğretilemelidir. Şiir yazarken, doğal olarak dil eğretilemeli biçimde kullanılır. Şiir, düz anlatımla değil, değişmeceli (mecazî) dil ve söylemle oluşur.
Şiiri bilimsel olarak incelediğimizde, şiiri şiir yapan öğeleri ayrıştırmamız gerekir. Roman Jakobson’un sözlerini birkaç kez tekrarladım, yine tekrarlayacağım. Jakobson, şiirsel söylemin kurucu düzlemini açımlarken iki eksen belirler: ‘Seçme’ ve ‘birleştirme’ ekseni der bunlara. Şair önce eğretilemeli söyleyişe yol açacak ‘sözcükleri’ seçer; seçilen eğretilemelerin şiirsel işlev yüklenmesi ‘birleştirme’ ekseninde tamamlanır. Roman Jakobson’un ünlü tanımını bir kez daha buraya aktarayım: “Şiirsel işlev, eşdeğerlilik ilkesini, seçme ekseninden birleştirme eksenine yansıtır.” Şiirsel işlevin olmadığı şiirlerde, ya sözcüklerin eşdeğerliliği gözetilerek seçilmemiş, rastlantıyla bir araya getirilmiş ya da birleştirme ekseninde aksayan bir şey var demektir. Ezra Pound, “Gereksiz hiçbir sözcük, bir şey açıklamayan bir belirteç kullanmayın. ‘Barışın donuk ülkeleri’ gibi bir anlatıma heveslenmeyin, soyutla somutu birbirine karıştırır,” der. Şiirsel işlevin ‘birleştirme’ ekseninde tamamlandığı düşünüldüğünde Ezra Pound’un sözleri anlamlıdır.
Söylemek gerekir: Şair, dünyaya yeni bir gözle bakan insandır. Şiirini de, eskitilmiş eğretilemelerle değil, çağının ruhunu aktarabilecek yeni eğretilemeli - değişmeceli dil ve söylemle kurar. Ölü eğretilemelerden (metaforlardan) uzak durur. Ama konuşma dilinin enerjisine yaslanarak şiire içtenlik sağlaması istenir.
‘Ben’ söylemi (ben ben diyen şair) bir süre sonra her şeyi ben merkezli kılarak bıkkınlık verebilir. Şair, bir tiyatro oyuncusu gibi, başkasının dramını-trajedisini onun ağzıyla konuşarak dile getirebilir. Şiirin, şiir oluş serüveni yine yukarıda anlattığım biçimde işler.
Hiç kuşkusuz dil, yapı, biçim, biçem bağlamında her şairin kendine özgü birtakım özellikleri vardır. Şiirsel gelenek, o yenilenerek sürüp gider. Gidenek olur bir bakıma. Bakın şöyle: Ahmet Hâşim: “Canan ki gündüzleri gelmez/Akşam görünür havz üzerinde” demiş, Orhan Veli de, “Canan ki Degüstasyan’a gelmez/Balık pazarına hiç gelmez” diyor. Bu dizelerin yapı (structure) olarak birbirine benzediğini söylemeliyim. Oysa hem bilinç hem duygu bakımından ayrım ortadadır. Yaşantının, zihinselliğin ayrımı da belirgindir.
Şuraya gelmeye çalışıyorum: a) Bugün şair ‘seçkin’ bir konuma yerleşmiştir. Şair, bilimsel, sanatsal disiplinlerle hep iç içe olmuştur. Şiir, sonuçta, entelektüel bir üretimdir. Modern şiirin felsefesi bunu gerektirir. Şairin, hayatı, nesneleri, olguları yorumlayacak bir felsefesi olması, felsefenin şiiri zedelemeden şiire katılması zorunludur. Poetik kanavada yeniden üreteceğimiz felsefe şiirin gereksinimidir. Şair, felsefi düşünsellikle şiire yeni bir bakış açısı kazandırır düşüncesindeyim. Beraberinde de özgün biçem ve düşünsel derinlik - değer olarak - ortaya çıkar.
Söylemem gerekir: b) Türkiye, şaire ve yazara dar edilmeye çalışılıyor. Şair, yazar, düşüncelerini kamu içinde söyleyemez birey durumuna getirilmek isteniyor. Oysa şairin hayat içindeki yalnızlığı düşünsel birey olmasından gelir. Yazı odasında kendisiyle baş başa kaldığında şair-yazar, kendi hayatından çıkıp, hayatı başkalarının hayatı olarak da yaşayan bir kimliğe bürünür; öyle yazar şiirini, romanını.. Bu yüzden entelektüel kimliği ona, toplumunun ve dünyanın vicdanı olma yükümlülüğünü yükler. Hem de “entelektüelin artık toplumun yeni sınıfı olduğu” gerçeğine karşın; körleşmeyen, vicdani sorumluluğunu hisseden şair-yazar dili de bu sorumluluk içinde kullanır. Bu konumda olan şairin yazarın yalnızlığı da görecelidir. Kapandığı odasında “gürül gürül bir hayat”, başkalarının yüzleri ve kendi imgelem dünyası vardır.
Tam olarak böyle miydi, yoksa ben mi uyduruyorum, radyoda dinlediğim uzun havada geçiyordu:

Laleler sümbüller açsın da gidelim
Gidelim buralardan

‘Gidelim’ söz-eyleminin tekrarlandığı bu iki dize duygu bakımından ne kadar yoğun. Üstelik değişmece ve eğretileme de yok, çıplak ve süssüz. Türkçe böyle bir dil işte. Düz sözün bile bazen şiir olabildiği bir dil.
Şöyle söyleyerek bitirelim bu konuşmayı: Hayatın dayanılmaz hale geldiği Türkiye’de şair olmak zor. 1958 yılında Edip Cansever, şaire ve yazara hayatın dar edildiği günlerde, “Şiirdir artık vatanım” demişti. Küresel kapitalizme eklemlenme çabalarıyla her alanda bunaldığımız 2007 yılının 21 Mart Dünya Şiir Günü’nde ben de, “Şiirdir artık vicdanım” diyorum.