14 Nisan 2015 Salı

Kültür Mekânı Olarak Kent
Ahmet Ada

            Sanat, hayat ve popüler kültür bağlamında popüler kültür mekânı olarak kent olgusunu irdelemek gerekiyor. Kentin küresel kapitalist dönemdeki değişimini yaşıyoruz. Endüstriyel uygarlığın verili kültürünün insanı kuşattığı bir dönemden geçiyoruz. AVM’ler, Forum’lar, kafeler popüler kültürün, tüketim kültürünün mekânları olarak hayatımızda  yer alıyor. Her şeyin verili olduğu bir çemberin içindeyiz. Çemberin dışında kalanlara, verili dili, sanatı, müziği reddedenlere aylak, serseri gözüyle bakılıyor. Kentin, bir imgeler toplamı olarak sunduğu giyim-kuşam mağazaları tüketime yöneliktir. Eğlence mekânları genç kuşağı zihinsel olarak da kuşatıyor. Niteliğe değil, niceliğe öncelik veren tüketim düzeneği göz boyacı. Ve yeni sömürü alanlarıdır.
            Mersin’deki kentsel gelişimi de toplumbilimsel travmalar ile kültürel dönüşümlerden okumak olasıdır. Küresel kapitalizm ve endüstriyel uygarlık açısından kentteki gelişimi semtler örneğinden yola çıkarak açıklamak olasıdır. Hangi semt küresel kapitalizmin ve endüstriyel uygarlığın ürünlerini taşıyorsa, orası kentin merkezi oluyor. Mersin için, önceleri, Cumhuriyet alanı ile Muğdat çevresi merkez olarak anılırken, yukarıda belirttiğim gelişmeler nedeniyle bugün merkez Forum’dur.
            Şu anda, içinde yaşadığımız zaman ve mekânın bize sunduğu şeyleri tüketiyoruz. Tüketim toplumu bize karar verme olanağı tanımıyor. Gereksinimiz olmadığı halde tüketmeye yönlendiriliyoruz. Ülkemizin kültür endüstrisi de öyle çalışıyor. Çoksatar romanlar örneğinde olduğu gibi. Estetik değer önemli değil, ölçü çoksatar olmasıdır. Piyasa toplumunun insani olmadığını has sanatçı biliyor ve uzak duruyor bu ortamdan. Bize hale gibi sunulan büyünün dışında düşünebilmek çok önemli görünüyor. Bu ortamdan çıkabilmek için düşünebilmek ve karar vermek zorundayız. Bu da dizgeyle araya mesafe koymakla başlıyor. Aylaklık, çizgi dışı olmak – tüketim mekânlarının büyüsünden kurtulmak için zorunlu yönelimler olarak görülüyor.
            Modernliğin ya da küresel kapitalist dönemdeki kentin ideoloji ürettiği biliniyor. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz ortamın ideolojik yapılanmalar ürettiği de… Kent yaşantısının ideolojik yapılanmasının kaynağı olduğu da biliniyor. Bireyin, birey olma, kendi olma olgusu da bu yapılanmanın dışına çıkmasıyla olasıdır. Kentin birey üzerindeki etkisi günümüz romanlarında belirgindir. Kenti görüntüler, imgeler toplamı olarak düşünürsek, onun çözümlenmesi yapı-söküme almakla mümkün olur. Kent, bir imgeler ormanıdır. Sıra sıra turunç ağaçlarına bakmadan geçiyoruz. Deniz yokmuş gibi davranıyoruz. Cadde ve sokaklardan insanlara bakmadan yürüyoruz. Celâl Soycan bu durumu Levinas’a gönderme yaparak, “İnsan yüzlerinin silinmesi” olarak niteliyor.
            Bütün bunlara karşın, anti-kapitalist gelişmeler de, düşünce dizgeleri de almaşık olarak gelişiyor. Mersin’de, Gezi olaylarını protesto eylemlerinin Forum çevresinde yapılışı da bu kültürel gelişmelerle bağlantılıdır. Küresel kapitalist ekonominin gelişimine koşut olarak kentin toplantı mekânları değişiyor. Küresel kapitalizmin ekonomisi AVM’ler, Forum’lar, iş merkezleri, bankalar çevresinde dönüyor. Bu döngünün genç kuşakları etkilediği açık; buna karşın almaşık olabilecek düşünsel bir hale de gelişiyor. Yeni protesto yöntemleri de… Almaşık sanat olanakları tartışılıyor. Karikatür, resim, müzik, sinema, gösteri, tiyatro, duvar yazısı yeni biçimler içinde sunulabiliyor. Birlik ve dayanışma duygusu gelişiyor – Gezi olaylarında buna tanık olduk. Kapitalizm öncesi bir zihinselliği benimseyenler de var: Cemaatçilik. Bunu aşıp küresel kapitalizmin parçaladığı insani ilişkileri başka türlü kurma çabaları sonuç veriyor. İnsani olan her şeye sahip çıkarak demokrasi kültürünü de onarıyorlar.




13 Nisan 2015 Pazartesi

Şair Kapıları
Ahmet Ada

            Adil Okay, çeşitli kentlerde sergilediği “Şair Kapıları” sergisini kitaplaştırdı. (Ütopya Yayınevi, Nisan 2015). Böylece, fotoğraf ve şiir buluşmasının estetiksel zenginliği kalıcı ve görünür kılındı. Fotoğraflar, Asya’nın, Afrika’nın, Avrupa’nın, Ortadoğu’nun çeşitli ülkelerinin kentlerinde, kavimler kapısı olan Anadolu’nun kadim uygarlıkları barındıran kentlerinde, Flistin’de, Mısır’da, Antakya’da, istasyonlarda, garlarda, bir kültürün nesneleri olarak fotoğraf karesine dönüşerek belgesel bir nitelik kazandı. Kentlerin tarihsel belleği olarak “Şair Kapıları” kitabında yer aldı.
            Kapılar, yoğun emeği, alın terini, tarihi çağrıştırır. Kapıların şiirle buluşması ise metaforik bir düzlemde buluşmadır. Bazı şairler, önündeki fotoğrafın imgeleminde yarattığı uyarılarla, bazıları da kapı imgesinin zenginliğiyle şiir üretmişler. Kimileri birkaç dizeyle, kimileri ise bir ‘yapı’ bütünlüğüyle yer alıyor kitapta. Şiirlerde, imgenin uçsuz bucaksız derinliği okunabiliyor. Şairlerin, istek ve arzuları da okunabiliyor: “mor sümbüllü kapı önü istiyorum /  leylaklardan labirent, / kucak dolusu karanfil, / vazoda mimoza istiyorum” diyor Yaprak Öz. Turgay Fişekçi, “bütün yaz kapılarda durdu ayakkabılarım / gölgen üzerimde döndü durdu bütün yaz” derken aşkı dolayımlı olarak ifade ediyor. Kenan Yücel, “kör bir kapıdan geçiyor gölgem / bakıyor sonsuzluğuna yaşamın” diyor. Kenan Yücel de kapı imgesiyle, geriye dönüp çocukluğuna bakma olanağı buluyor. Gökçenur Ç. İse, “seninle kapı ve kapının altından atılan not gibiyiz” diyor.
Şairlerin, fotoğrafın çağırdığı imgelerle şiir üretmesi şaşırtıcı zenginliktedir: “içindeyim imgesi büyük denizin / kapıları var çift kanatlı / açılıyor dara düşen insana / ışıklı imecesi”. İnsanın geleceğini özgürlüğe açılan kapı imgesiyle aktaran şairin dizelerinde dünya görüşü de ütopyası da okunabiliyor.

            “Şair Kapıları”ndaki şiirlerde, fotoğrafla bire bir örtüşme aramak boşunadır. Şair, doğal olarak, kapının onda uyandırdığı imgeyi sözcüklerle kuruyor. Fotoğraf, vizör, göz ve nesne arasındaki ilişkiden ortaya çıkıyor. Mekân ve zamanın bir ânı kareye alınıyor. Her iki sanatsal alanın oluş ve yapılandırılışı çok farklı. Şair, fotoğrafın onda esinlediği, onda gördüğü şeyleri sözcelendiriyor. İmgelere dönüştürerek ses ve anlam olarak yeniden üretiyor. Fotoğraf ise ifşadır. Susan Sontag fotoğrafın modern bir ifşa olduğunu yazmıştı. Dil nasıl yalanı da doğruyu da taşıyabiliyorsa, fotoğraf da öyledir. Şu söylenebilir: Zaman ve mekân içindeki geçici ve uçucu görüntülerin bir ânda yakalanması, dondurulması. O ânın biricikliği bir daha yakalanamaz. Şiirle karşılaştırıldığında, şiir sözcüklerin, sözcelerin, şiir tümcelerinin, imgenin çağırdığı görüntülerin, durumların, anlamlandırılmasının, kişilerin algılarına göre değişen, ses ve anlam olarak örgütlenen bir yapıdır. Fotoğrafla şiir arasındaki farklılıklara karşın, Adil Okay’ın “Şair Kapıları” kitabında buluşmaları tesadüf değildir. Kurgu ve görüntü olarak ortak noktada buluşuyorlar. Fotoğrafik kurgu ile sözcükler arası ilişkiden doğan görüntü farklı malzemelerle oluşsa da,  ikisi de bir şeyi anlamlandırmaya ya da ifşa etmeye yöneliktir. Bazen bir fotoğraf insanın belleğinin almayacağı bir vahşeti açığa çıkarır ve ifşa eder. Şiir ise “başkalarının acısını” dile getirir. Adil Okay’ın “Şair Kapıları” kitabı, görsellik ve duyarlık bakımından iç içe geçerek kaynaşan, bu kaynayıştan doğan şiir ve fotoğraf birlikteliğinin hazzını yaşatıyor.

Ehmedê Xanî


köpekler uyuklayan rüzgârı uyandırdı.  çocuklar  köyün
meydanına  koştular, çeşmenin etrafında buluştular.
Yazması  rüzgârda uçan bir kadın meydanı geçti. bir kuş
çitin üzerinden uçacağı yere baktı. Ehmedê Xanî evinden
çıktı, bozulmamış Kürtçesiyle çocuklara seslendi: ‘sessiz
olun, geyikler inmeyebilir dağlardan. size Mem û Zin’i anlatayım.’
sesinde varoluşun sadeliği vardı, parıltılı, inanılmaz.

kirpikleri upuzun bir çocuktum çayırlarla büyüyen. öykünün
hep ötesini merak ettim. köpeklerin uyandırdığı rüzgârla
koştum. samanyolunun yanında uyandım, yıldızları saydım
toprak damda. köpekler hep havladı heceleyerek taşları.

Ehmedê Xanî, baktım, büyülü sözcüklerle konuşuyordu.
Elmanın sesiydi sesi ve genişti. sanki duyulmayanı dinledikçe
ilkyaza giriyorduk. doğunun da doğusunda çocuklardık,
nehirle, kuşla, ağaçla yürüyen. Kürtçenin parıltılı iziydik,
denize indik.

keder damladı her sözcüğümüzden


Ahmet Ada



Helbestkar, nivîskar Ahmet Ada, di 20’ê Gulana 1947’an de li Ceyhana Adanayê hatiye dinê. Piştî ku di şîrketeke taybet a karê wê li ser otomobîlan de xebitiye, ji wê derê teqawît bûye (1989-93). Endamê TYS (Sendîkaya Nivîskarên Tirkiye)’yê ye. Di sala 2002’yan de li Mersinê bi cih bûye. Helbesta wî ya pêşîn a bi navê “Tabuttur Kitaplar (Tabût in Pirtûk)” û nivîsa wî ya pêşîn a bi navê “Hilmi’nin Çocukluğu (Zarokiya Hilmi)” ku li ser helbesta Hilmi Yavuz weke cerebeyî bû, di kovara Soyut’ê de weşiyane. Helbest û nivîsên wî di kovar û rojnameyên bi navê Yeni Dergi, Papirüs, Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Islık, Yaratım, Kitap-lık, Le poete travaille, Yom, Heves, Şiir-lik, Eski, Agora, Ünlem, Dize, Ada, Geceyazısı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Şiirden, Üvercinka, Hayal, Lacivert, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Aydınlık Kitap de hatine weşandin. Hin helbestên wî li zimanên Almanî, Fransî, Îngilîzî, Bûlgarî û Kurdî hatine wergerandin.
Ada weke nûnerekî girîng ê helbesta salên 1980’yi hate naskirin. Her çiqasî helbestên wî ji hewzê “İkinci Yeni”yê peya xwe wergirtibin jî, wî helbesteke coşdar a xweser afirandiye. Ji teref rexnegiran weke helbestkarekî rasteqînber, dastanger, coşdar, huzunbaz û xwediyê helbestên tenikgiyanî hate pejirandin. Bi helbestên xwe yên serdema dawî re ligel teşeya helbesta nûjen û kûrahiya felsefî ya sêwirîna cîhana nûjen kete serdemeke nû. Di helbestên xwe yên taybetiyên dirêj û xwedî xusûsiyetên epîkî de li hêmanên koçberiyê û şer bi dûrbîneke humanîst nihêriye û arasteyî helbesteke pirdengî bûye. Veguherîna helbesta xwe bi nivîsên poetîkî veçirand. Di avakirina têgîn û rêmanên helbestê de hewlên nivîskî dan. Pirtûka wî ya bi navê “Şiir Okuma Durakları (Westgehên Xwendinê yên Helbestê)” (2004) weke pirtûkeke destnivîsî ya der barê helbestê de hate nirxandin. Di sala 2006’an de, Li Zanîngeha Çukurovayê bi navê “Di 40. Saliya Hunerî ya Ahmet Ada de Helbesta Wî” sempozyûmek pirhêlî hate lidarxistin. Di sala 2008’an de, Zanîngeha Mersinê Fakulteya Ragihandinê Beşa Radyo, Sînema û Televizyonê  bi navê “Du Helbestkar û Bajarek” belgefîlmek çêkirin û weke DVD weşandin. Di sala 2009’an  21’ê Adarê Roja Helbesta Cîhanê li Mersînê ji bo 43. Sala Hunerê helbesta Ahmet Ada hate pîrozkirin û danezana helbestê ya Ahmet Ada ya bi navê “Göründü Göğün Faytonu (Xuya bû Faytona Ezmên)” hate xwendin.
Berhema Ahmet Ada ya bi navê “Niko û Margarita” li ser nirxên hunera cîhanî  ji helbestan pêk tê. Lêkolîna wî ya bi navê “Ji Bo Wan Çavdêriyên Li Ser Strana Mînîbusê” xelata Lêkolîna Helbestê ya kovara 1999 E’yê wergirt.
Berhemên Wî:
Helbest: Gün Doğsun Gül Üstüne, 1980, (1981, Xelata Serkeftinê Ya Helbestê Ya Akademi Kitabevi wergirt.); Acıyla Akran, 1983; Yaz Kırlangıcı Olsam, 1985; Yitik Anka, (çapa her sê pirtûkan bi hev re) 1993; Aşk Her Yerde, 1990, (1991, Xelata Helbestê ya Ceyhun Atuf Kansu); Vakit Yok Hüzünlenmeye, 1992, (1993, Xelata Helbestê Ya Yunus Nadi); Günyenisi Lirikler, 1992; Taş Plak Gazelleri, 1995; Küçük Bir Anmalık, 1996; Begonyalı Pencere, 1998; Denize Atılan Çiçek, 1999; Gökyüzünün Fıskiyesi, 2003; Denizin Uykusu Üstümde, 2004; Kantolar, 2006; Yeni Kantolar 2007; Sonsuz At (Helbestên Bijarte), 2009; Sözcükler Denizi, 2009; Taşa Bağlarım Zamanı, 2009; Paçalı Bulut, 2010; Yoktur Belki Ahmet Ada Diye Birisi, 2010, (2011, Xelata Cemal Süreya Ya Helbestê); Uçurum Otu, 2012; Çiçek Kokan Ağzı, 2013; Taşın Sesi, 2014; Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, 2015; Derin Göller Kalbindir, 2015
Poetika : Şiir Okuma Durakları, 2004; Şiir İçin Boş Levhalar, 2006; Modern Şiir Üzerine Yazılar 2008; Şiir Dersleri, 2011, Şiir Yazıları 2014; Bir Dil, Bir Hayat ve Şiir, 2015; Şiir Eleştirileri,










Ehmedê Xanî


segan bayê ku dihênijî, hişyar kir. zarok reviyan
meydana gund, li dora kaniyê civiyan.
jineke ku çarika wê bi ber bayê ket, meydan derbas kir. çûkekê
ji ser sêncê li cihê ku wê bifirê, nihêrî. Ehmedê Xanî ji mala xwe
derket, bi kurdiya xwe ya resen bang zarokan kir: ‘bêdeng bin,
dibe ku ask ji çiyayan danekevin. ez ê ji we re behsa Mem û Zînê bikim.’
di dengê wî de sanahiya bûneweriyê hebû, birbisokî, ji baweriyê der.

zarokek bûm ku mijangên wî dipdirêj. min tim wêdetirê çîrokê
miraq kir. bi bayê ku segan ew ji xew rakirî re beziyam.
li nik kadizê hişyar bûm, min stêrk jimartin li serbanê axî.
seg hey reyan bi vekîtandina keviran.

Ehmedê Xanî, min dît ku bi peyvên efsûnî dipeyive.
dengê sêvê bû û berfireh bû. heçko bi guhdarîkirina yê nebihîstî re
em diketin havîna pêşîn. em zarokên li rojhilatê rojhilêt bûn,
yên bi çem, çûk, darê re dimeşiyan. em şopa birqdar a kurdî bûn,
daketin deryayê.

êş niqutî ji her peyva me.

Ahmet Ada

Ji Tirkî Wergêr (Türkçe’den Çeviren): Yaqob Tilermenî



23 Aralık 2014 Salı

‘TAŞIN SESİ’NDE DOĞANIN VE İNSANIN ÇIĞLIĞINI DUYMAK

facebooktwittergoogle_plusmail
Mustafa GÜNAY
“Sözcüklerin gözüyle bakıyorum dünyaya”(Ahmet Ada)
Ahmet Ada’nın Taşın Sesi adlı yeni kitabındaki şiirlerde öne çıkan temalar arasında şunları sayabiliriz: mağara günlerinden bugüne insanın yeryüzü serüveni, doğa-kültür gerilimi / insanın doğayla sorunsallaşan ilişkileri, doğa kavramı ve doğanın temel öğeleri, insanın dünya deneyimi ve dünya algısı, insan varoluşunun sınırları ve temel problemleri; varlık, yokluk, ölüm.
Doğa ve kültür arasında insanın edimlerine odaklanan şiirleri okurken aklımızda bazı sorular belirir: bu şiirlerde doğaya dönüş mü, yoksa doğaya dönüklük mü söz konusudur? İnsanın doğaya bakışında ve doğayla ilişkisinde şiirin öne çıkardığı anlayış ve değerler nedir?  Kayıp bir doğaya ağıt mı, insanın yeryüzündeki varoluş deneyimini yenilemeye /değiştirmeye yönelik bir çağrı mı? Bu sorulardan yola çıkarak Taşın Sesi’ndeki şiirler ve dizeler arasında kısa bir gezintiye çıkmak gerek. Söz konusu kitaplardaki şiirler, aynı zamanda büyük ve uzun bir şiirin parçaları gibi. Bir şiirin bittiği yerdeki ses ve anlam diğer şiirin başlangıcını oluşturuyor.
Ada’nın metafizik ve poetik bir yönelimle, doğaya odaklanan şiirinde, antropolojik boyutun ön planda olduğu saptanabilir. Mağara günlerindeki insanla kurulmaya çalışılan bir empati göze çarpıyor. Henüz doğadan kopmamış olan ve kültür /uygarlık adlı evini inşa etmemiş olan insandan söz eden şiirler, o zamanki insanın ruh halini ve zihniyetini dile getirir. Ancak Ada’nın şiirinde insan-merkezci bir yaklaşım değil, insan ve doğa bütünlüğünü gözeten bir anlayışın belirgin olduğunu söyleyebiliriz. Doğaya egemen olmak yerine onun sorumlusu olarak düşünülebilecek bir insan kavrayışına dayanan şiirlerde, doğa insanı, insan da doğayı dile getirir. İnsanın doğaya bakışını değiştirmeye, doğanın aynasında kendini görmeye çağıran imgelerle örülen şiirler, varlığın sesi olarak yankılanıyor.
İnsanın yeryüzü serüvenine odaklanan şiirlerde, insanın ve doğanın birlikte işlendiğini görürüz. Doğa derken, bir zamanlar kucağında yaşadığı, kendisiyle iç içe bulunduğu bir yaşama ortamından bugün gelinen noktada, tarih içinde nesneleştirilen ve nesneleştirildikçe egemen olunmaya, tüketilmeye ve tahrip edilmeye çalışılan bir doğa söz konusudur. Kültürel yapılanmaların zincire vurmaya çalıştığı doğanın çeşitli görünümlerini ortaya koyan şiirlerde, bu durumun sorumlusu ya da suçlusu durumundaki insanın kendi yüzüne bakmasına yönelik bir çağrıyı duyabiliriz. Kitabının adının Taşın Sesi olarak konulması da üzerinde düşünülmeye değer. Yalnızca taşın değil, aynı zamanda suyun, ağaçların ve rüzgârın sesini taşıyan şiirlerde, doğanın konuşmasına tanık oluruz. Bir bakıma şair, insanın doğaya kulak vermesini ister. Doğayı dinleyen ve anlayan insan, aynı zamanda kendini dinlemiş ve anlamış olacaktır.
Taşın Sesi / Ahmet Ada / Şiirden Yayınları, 2014, 97 Sayfa.Taşın Sesi, Ahmet Ada, Şiirden Yayınları, İstanbul 2014
Şiirlerde karşımıza çıkan tarihsel serüvende doğayla birlikte insanın dönüşümlerini de görürüz. İnsanın temel varoluşsal problemlerinin sürekliği ise, bizi dünya deneyimi hakkında düşünmeye yöneltir. Varlık, yokluk ve ölüm kavramları ve durumları,  eski çağlardan günümüze kadar insanın düşünme ve sorgulama çabasının ana ilgisini oluştura gelmektedir. Varlık ve yokluk arasındaki gerilimin düşünülmesine ve anlamlandırılmasına yol açan en önemli şeylerden biri hiç şüphesiz ölüm olayıdır. Ölümle birlikte insanın ve doğanın geçirdiği değişmeler de insanı varolmanın anlamı hakkında düşünmeye yöneltmektedir.
İnsanın felsefede bilimde ve sanatta (özellikle şiirde) ortaya koyduğu farklı doğa / varlık kavrayışları söz konusudur. Ancak ne şekilde tasarlanıyor olursa olsun doğanın kavranılma biçimi insanı da içerir. Bu nedenle modernlikle birlikte unutulan ya da unutturulan düşünme biçimlerini hatırlamak yerinde olur. Modern felsefe ve bilimin, elbette kapitalizmin nesneleştirdiği doğa ve insanın, mutlu ve özgür bir beraberliği yeniden mümkün müdür sorusu şiirlerin arka planından zihnimize sokulmaktadır.
Ada’nın şiirinde teolojisiz bir metafizik yönelimin bulunduğu söylenebilir. Tanrının olmadığı ya da tanrının adının anılmadığı bir doğanın ve bu doğanın içindeki insanın varolma serüvenini ve hâllerini ele alan şiirlerde, materyalist bir yaklaşımdan hareketle doğanın temel öğelerinden söz edilir. İlkçağ Yunan felsefesinde karşılaştığımız dört temel öğe düşüncesi, şiirlerdeki doğa tasarımın da ana belirleyicileri olarak işlenir. Doğanın temel öğelerinin belirlenmesinde maddeci bir yaklaşım vardır. Ancak insan yalnızca doğayla değil doğa-ötesiyle de ilgilidir. Olgusal ve fenomenal olanın ötesi de eski zamanlardan beri insanın merak ve anlama isteğini harekete geçirmeye devam etmektedir. Metafizik düşünüşün kültür ve felsefe tarihindeki gücü ve yaygınlığı da buradan kaynaklanır. Bu noktada Ada’nın şiirinde, bilincin bilinmezliğe doğru yöneliminde karşılaştığımız metafizik bir boyut yer alır. Tanrı ya da tanrılardan söz edilmeyişi, metafizik yönelimin maddeciliği nedeniyledir. Ada’nın şiirinde insan ve doğa, sorunsallaşan bağıntıları ve dönüşümleri içinde, herhangi bir aşkınlığa gönderimde bulunmadan dile gelir.
Doğa ve kültür geriliminin tarihsel süreçteki görünümlerini ve eski çağlardan beri insanın doğayla kurduğu ilişkileri ve bu ilişkilerdeki sorunları ele alan şiirlerin dil ve söylem açısından da irdelenebilecek özellikleri nelerdir?  Ahmet Ada, Taşın Sesi’nde farklı bir şiir dili ve farklı sözcükler kullanır. İlk kez bu kitapta karşılaştığımız bazı sözcükler: garip, kısmet, nasip, kıymet vb. gibi.. Söz konusu sözcüklerin seçilmesi, dile getirilmek istenen hususlarla ilgilidir. Doğaya yönelik imgelerin yoğunluğu ve insana ait olarak bilinip kabul edilen bazı özelliklerin doğada da varlığının ifade edilmesi dikkati çeker.  Ağacın belleğinden söz edilmesi gibi. Bunun gerekçesi ne olabilir? Belki de kendisini doğadan üstün gören, onu nesneleştiren insana, doğaya dönmesi, doğayı yeniden düşünmesi ve doğayla ilişkilerini yeniden inşa etmesi gerektiğine yönelik bir çağrı olarak düşünebiliriz. En önemlisi de doğa ve insanın birlikteliğini ve bütünleşmeleri gerektiğini ortaya koyan Ada’nın imgesel söylemi, geçmişten günümüze acılı bir tarihi gözler önüne sererken, aynı zamanda bir doğa ütopyasını da usul bir sesle dile getirmekte değil midir? Geleceğe yönelik ütopyalarda insanın durumuyla doğayı birlikte düşünmenin gerekliğini duyuran taşın sesi ve bu sesin ağırlığı kendini hissettiriyor.Taşın Sesi’ndeki şiirler doğanın sesi olarak, duyulmayı ve anlaşılmayı bekliyor. Körleşen ve sağırlaşan bir çağın gözlerine ve kulaklarına yönelik bir eleştiri de şiirlerden çıkarılabilir.
Yokluğa uzanan ve sırdaş toprağa dokunan ayaklarıyla yeryüzünde dolaşan insanın, sesler içindeki dünyadan, sürüp giden sonsuzluğa bakışı olarak da düşünebiliriz bu kitaptaki şiirleri… “Doğa başsız ve sonsuz” diyen şair, varlığın gizemini çözemeyen ve “zamanın boşluğunda avare” dolaşan insanın serüvenini, eski çağlardan yirmi birinci yüzyıldaki durumu arasında karşılaştırmalar yapmamızı mümkün kılacak bir şekilde dile getirirken, aynı zamanda doğanın ve insanlığın geleceğine yönelik düşünce ve kaygıları da ifade eder. Dili ve söylemi bakımından önceki kitaplarıyla karşılaştırıldığında giderek bir yalınlığa büründüğünü söyleyebileceğimiz Ada’nın söz konusu yalınlığın ardında yoğun ve derin bir şiirselliği sakladığı yadsınamaz. Bir bakıma doğa kadar açık ve yalın, aynı zamanda doğa kadar saklı ve gizemli bir şiirle karşı karşıyayız.
* Bu yazı Mesele’nin 94. sayısında yayınlanmıştır.
facebooktwittergoogle_plusmail