Ahmet Ada, 20 Mayıs 1947’de Ceyhan’da doğdu. Şair, yazar. İlk şiiri “Tabuttur Kitaplar” ve Hilmi Yavuz’un şiiri üzerine bir çözümleme denemesi olan ilk yazısı “Hilmi’nin Çocukluğu” 1966’da Soyut dergisinde çıktı. Şiirlerini ve yazılarını Yeni Dergi, Papirüs, Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Islık, Yaratım, Kitap-lık, Le poete travaille, Yom, Heves, Şiir-lik, Eski, Agora, Ünlem, Dize, Ada, Geceyazısı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap dergilerinde yayımladı.
13 Haziran 2009 Cumartesi
7 Haziran 2009 Pazar
THE ODE OF PALE SISTERS
THE ODE OF PALE SISTERS
The rose voice frazzles in old gramophones, summer comes
May be not summer, from the sky of birds my sister comes
She grows rose at a flowerless balcony
Her body is a faded river, by watering desperateness she comes
A big hat on my mother’s head, is from Crete
We had come… by watering love songs, my sister comes
Her shadow is a pale ballad
A rogue moon rises, by watering front of doors, it comes
I had put records here, sister, now it is winter,
If some day they are played on radios, the time in the earth comes
Ahmet Ada
İngilizceye Çeviren: Ruşen Ergün
SOLGUN ABLALAR GAZELİ
Eski gramofonlarda gül sesi eskir yaz gelir
Belki yaz değil kuşlar göğünden ablam gelir
Ablam gül yetiştirir çiçeksiz balkonda
Solgun bir nehirdir gövdesi, umutsuzluğu sular gelir
Annemin başında kocaman bir şapka, Girit’ten
Gelmişiz biz, ablam sevda şarkıları sular gelir
Solgun bir halk şarkısıdır ablamın gövdesi
Külhan bir ay çıkar, kapı önlerini sular gelir
Ben şuraya koymuştum plakları, şimdi kış abla,
Bir gün çalınır radyolarda dünya içre zaman gelir.
Ahmet Ada
(Taş Plak Gazelleri’nden)
The rose voice frazzles in old gramophones, summer comes
May be not summer, from the sky of birds my sister comes
She grows rose at a flowerless balcony
Her body is a faded river, by watering desperateness she comes
A big hat on my mother’s head, is from Crete
We had come… by watering love songs, my sister comes
Her shadow is a pale ballad
A rogue moon rises, by watering front of doors, it comes
I had put records here, sister, now it is winter,
If some day they are played on radios, the time in the earth comes
Ahmet Ada
İngilizceye Çeviren: Ruşen Ergün
SOLGUN ABLALAR GAZELİ
Eski gramofonlarda gül sesi eskir yaz gelir
Belki yaz değil kuşlar göğünden ablam gelir
Ablam gül yetiştirir çiçeksiz balkonda
Solgun bir nehirdir gövdesi, umutsuzluğu sular gelir
Annemin başında kocaman bir şapka, Girit’ten
Gelmişiz biz, ablam sevda şarkıları sular gelir
Solgun bir halk şarkısıdır ablamın gövdesi
Külhan bir ay çıkar, kapı önlerini sular gelir
Ben şuraya koymuştum plakları, şimdi kış abla,
Bir gün çalınır radyolarda dünya içre zaman gelir.
Ahmet Ada
(Taş Plak Gazelleri’nden)
6 Haziran 2009 Cumartesi
BUGÜN*
Deniz dedim o büyük yanılgı
Bir çocuğun yüzündeki uyuyan su
Otun ağacın kavkının köklerine
Bir dolu yürüyen gün boyu
Rüzgârın fırıldağı oldum bugün
Ne zor şey kendinde biri olmak
Bir testi oldum bugün
İçimde güneşli ikindi
Yağmurun fırıldağı oldum bugün
Bir kaleme bir kâğıda döndüm
Kuyunun çevresindeki salyangoz izine
Yavaş yavaş derine indim
Deniz dedim o büyük sözdizimi
O büyük sözlük derine indirdi ruhumu
Konuşsam sesim yosun salkımı
Yürüsem yanım sıra yürür Pars
AHMET ADA
*Taşa Bağlarım Zamanı kitabından.
(Metis Yayınları, Mayıs 2009, s.9)
Deniz dedim o büyük yanılgı
Bir çocuğun yüzündeki uyuyan su
Otun ağacın kavkının köklerine
Bir dolu yürüyen gün boyu
Rüzgârın fırıldağı oldum bugün
Ne zor şey kendinde biri olmak
Bir testi oldum bugün
İçimde güneşli ikindi
Yağmurun fırıldağı oldum bugün
Bir kaleme bir kâğıda döndüm
Kuyunun çevresindeki salyangoz izine
Yavaş yavaş derine indim
Deniz dedim o büyük sözdizimi
O büyük sözlük derine indirdi ruhumu
Konuşsam sesim yosun salkımı
Yürüsem yanım sıra yürür Pars
AHMET ADA
*Taşa Bağlarım Zamanı kitabından.
(Metis Yayınları, Mayıs 2009, s.9)
Ahmet Ada’nın “Bugün” şiiri üzerine deneme:
DENİZ: BENLİĞİMİZİN ÖRTÜSÜ
“Bugün” şiiri, şairin günün durgun bir anında kendisiyle baş başa kaldığı bir zamanda yaptığı bir iç hesaplaşmayı konu alır. Şiirde doğa ile insanın iç dünyası arasında ilişkiler kurulmakta, doğadaki baskın yanlarla insanlardaki zayıf yanlar karşılaştırılmaktadır.
Deniz, derindir ve bulanıktır. Bu özelliği ile birçok şeyi içinde saklar, bu gizi dışarıdan bakan biri asla ayırt edemez ama bunca bilinmezliğe rağmen tehlikeli değildir deniz. “Bir çocuğun yüzündeki uyuyan su” gibi berrak ve masumdur. Kimse ondan kötülük beklemez, bu yüzden iyi beklentiler içinde olanlar için “yanılgı” ile doludur.
Zaman zaman herkes kendi içine dönmek ister. Şairin bahsettiği “ağacın köklerine dönmek” aslında budur: Tüm dış etkenleri yok sayıp cevabı kendi içinde aramak. Gün boyunca çoğu kişi kendi köklerine doğru yürür, beslendiği değerlere döner ve bir süre sonra onlarla güçlenip başka engellerle karşılaşmak için kabuğundan yeniden çıkar.
Hayat, hepimizi kendi isteği doğrultusunda farklılaştırır. Bizimse ona uymaktan başka seçeneğimiz yoktur. Onun kurallarına dikkat ederek onun istediği doğrultuda ilerlemek zorundayızdır. Tıpkı “rüzgârın fırıldağı” gibi… Bize düşman olan sadece bizim dışımızdakiler midir? Elbette hayır. “Kendimizde biri olmak” da zordur. Bazen bizi baskılayan, engelleyen kendimizden başkası değildir. Toplumun yarattığı baskılara boyun eğen biz, kendimizi diğerlerine göre programlarız; kendi duvarlarımızı kendimiz öreriz. Kendimizi, kendimizde yaşayamayız. İçimizdeki güzelliği, aydınlığı bile yansıtmaktan çekiniriz, çünkü kaskatı ve yenilmez olmamız gereklidir. Tıpkı “içinde güneşli ikindi olan bir testi” gibi…
İçimizdeki kargaşalara hakim olmaya çalışsak da gün gelir onlar damla damla dökülmeye başlar. İşte o zaman “yağmurun fırıldağı” oluruz. Kendi kendimize karşı koyamadığımızda, yüzleşmek istemediklerimizi geçiştiremediğimizde tek çare kendimizi anlamaya çalışmaktır. Böyle zamanlarda “bir kaleme, bir kağıda döneriz”. Yazdıklarımıza inanamayız, sileriz; yeniden yazarız, yeniden aynı şeyle karşılaşırız (olması gereken siz bu değilsinizdir, nerden çıkmıştır bu saçmalıklar?), o burukluk yeniden ortaya çıkar. Kendimizi sıkmaktan bir “salyangoza” dönmüşüzdür, içimizdeki dipsiz kuyuya inmenin vakti gelmiştir.
Şair, şiirin sonunda da denize dönmüştür. Denizin derinliklerinden seslenmektedir ancak söylediği tüm sözcükler denizin enginliğinde dağılmaktadır. Sesi “bir yosun salkımı” gibi titrek ve zayıftır, bir türlü su yüzüne ulaşamaz. Şairin herkesten sakladığı iç dünyası bu denizin içindedir, bahsedilen sözdizimiyse şairin hayatıdır. Belki de denizi “yanılgı” yapan şairin aslında neler hissettiği, ancak bunları dışa nasıl yansıttığıdır.
Şair, şiirini “yürürsem yanım sıra yürür Pars” dizesiyle bitirmiştir. Bu dize, şairin şiir boyunca yaşadığı ikilemi çok yoğun bir şekilde betimlemektedir. Şair ne kadar ilerlemek isterse istesin, yanında hep onu gözlemleyen, korkutan biri vardır ve şairin tüm benliği, istekleri onun denetimindedir. Bu baskı ve korku altında şairin kendi isteği doğrultusunda ilerlemesi imkansızdır.
DENİZ: BENLİĞİMİZİN ÖRTÜSÜ
“Bugün” şiiri, şairin günün durgun bir anında kendisiyle baş başa kaldığı bir zamanda yaptığı bir iç hesaplaşmayı konu alır. Şiirde doğa ile insanın iç dünyası arasında ilişkiler kurulmakta, doğadaki baskın yanlarla insanlardaki zayıf yanlar karşılaştırılmaktadır.
Deniz, derindir ve bulanıktır. Bu özelliği ile birçok şeyi içinde saklar, bu gizi dışarıdan bakan biri asla ayırt edemez ama bunca bilinmezliğe rağmen tehlikeli değildir deniz. “Bir çocuğun yüzündeki uyuyan su” gibi berrak ve masumdur. Kimse ondan kötülük beklemez, bu yüzden iyi beklentiler içinde olanlar için “yanılgı” ile doludur.
Zaman zaman herkes kendi içine dönmek ister. Şairin bahsettiği “ağacın köklerine dönmek” aslında budur: Tüm dış etkenleri yok sayıp cevabı kendi içinde aramak. Gün boyunca çoğu kişi kendi köklerine doğru yürür, beslendiği değerlere döner ve bir süre sonra onlarla güçlenip başka engellerle karşılaşmak için kabuğundan yeniden çıkar.
Hayat, hepimizi kendi isteği doğrultusunda farklılaştırır. Bizimse ona uymaktan başka seçeneğimiz yoktur. Onun kurallarına dikkat ederek onun istediği doğrultuda ilerlemek zorundayızdır. Tıpkı “rüzgârın fırıldağı” gibi… Bize düşman olan sadece bizim dışımızdakiler midir? Elbette hayır. “Kendimizde biri olmak” da zordur. Bazen bizi baskılayan, engelleyen kendimizden başkası değildir. Toplumun yarattığı baskılara boyun eğen biz, kendimizi diğerlerine göre programlarız; kendi duvarlarımızı kendimiz öreriz. Kendimizi, kendimizde yaşayamayız. İçimizdeki güzelliği, aydınlığı bile yansıtmaktan çekiniriz, çünkü kaskatı ve yenilmez olmamız gereklidir. Tıpkı “içinde güneşli ikindi olan bir testi” gibi…
İçimizdeki kargaşalara hakim olmaya çalışsak da gün gelir onlar damla damla dökülmeye başlar. İşte o zaman “yağmurun fırıldağı” oluruz. Kendi kendimize karşı koyamadığımızda, yüzleşmek istemediklerimizi geçiştiremediğimizde tek çare kendimizi anlamaya çalışmaktır. Böyle zamanlarda “bir kaleme, bir kağıda döneriz”. Yazdıklarımıza inanamayız, sileriz; yeniden yazarız, yeniden aynı şeyle karşılaşırız (olması gereken siz bu değilsinizdir, nerden çıkmıştır bu saçmalıklar?), o burukluk yeniden ortaya çıkar. Kendimizi sıkmaktan bir “salyangoza” dönmüşüzdür, içimizdeki dipsiz kuyuya inmenin vakti gelmiştir.
Şair, şiirin sonunda da denize dönmüştür. Denizin derinliklerinden seslenmektedir ancak söylediği tüm sözcükler denizin enginliğinde dağılmaktadır. Sesi “bir yosun salkımı” gibi titrek ve zayıftır, bir türlü su yüzüne ulaşamaz. Şairin herkesten sakladığı iç dünyası bu denizin içindedir, bahsedilen sözdizimiyse şairin hayatıdır. Belki de denizi “yanılgı” yapan şairin aslında neler hissettiği, ancak bunları dışa nasıl yansıttığıdır.
Şair, şiirini “yürürsem yanım sıra yürür Pars” dizesiyle bitirmiştir. Bu dize, şairin şiir boyunca yaşadığı ikilemi çok yoğun bir şekilde betimlemektedir. Şair ne kadar ilerlemek isterse istesin, yanında hep onu gözlemleyen, korkutan biri vardır ve şairin tüm benliği, istekleri onun denetimindedir. Bu baskı ve korku altında şairin kendi isteği doğrultusunda ilerlemesi imkansızdır.
ÖZGÜN BAŞAK BIÇAKLI
Robert Koleji Öğrencisi,
Arnavutköy
25 Mayıs 2009 Pazartesi
"Taşa Bağlarım Zamanı ile ilgili röportaj - Taraf gazetesi, 25 Mayıs 2009
“Yeni şiirlerimi evrensel bağlamda
gördüğümü söylemeliyim..”
Ahmet Ada ile, önceki kitaplarına göre daha sade, daha yalın, doğayla iç içe ve bilgece söylemi olan yeni kitabı Taşa Bağlarım Zamanı’nı (Metis Yayınlar, Mayıs 2009) konuştuk.
Sibel Oral
Hem şiirleriniz hem de şiir üzerine yazdıklarınızla her zaman emekçi ve çok çalışkan şair olarak tanındınız. Geriye dönüp baktığınızda bir şiir emekçisi olarak ne hissediyorsunuz?
gördüğümü söylemeliyim..”
Ahmet Ada ile, önceki kitaplarına göre daha sade, daha yalın, doğayla iç içe ve bilgece söylemi olan yeni kitabı Taşa Bağlarım Zamanı’nı (Metis Yayınlar, Mayıs 2009) konuştuk.
Sibel Oral
Hem şiirleriniz hem de şiir üzerine yazdıklarınızla her zaman emekçi ve çok çalışkan şair olarak tanındınız. Geriye dönüp baktığınızda bir şiir emekçisi olarak ne hissediyorsunuz?
Yaklaşık kırk üç yıl olmuş ilk yazımın yayımlanışından bu yana. Şiirin sorunları, şiir poetikası, şiire ilişkin kavramlar, terimler üzerine yazılar. Hiza ve doğrultu yazıları, şiirler, yoğun şiir işçiliği, şiirin değişim ve dönüşümlerini içimde yaşama, şiirin farklı bir dil, karşı dil olduğunu keşfetme, dille girilen gerilimli ilişkiler, biçimsel olarak şiirin çıtasını yükseltme çabaları…Emek isteyen şeyleri bugüne dek yayımladığım kitaplarımda görebilirsiniz. Bu yıl (2009) yayımlanan Sonsuz At (Seçme Şiirler), Sözcükler Denizi (Şiirden Yayınları) ile Taşa Bağlarım Zamanı (Metis Yayınları); özellikle son iki kitaptaki şiirlerde yaşantımın iç deneyimleri okunabilir. Öznenin, ki bu bazen benim, bazen ötekidir, ‘iç mekânı’ da kapsayan söylemi, sade, yalın, arınık bir görünüm kazandı. ‘Dış mekân’, kentin her türlü baskısı altındaki bireyin ütopik aranışlarına dönüştü. ‘Düşülke’ aranışlarına paranın her şeyi belirlediği bu dünyada : ‘İnsan iyi şeyler arar denizde / Para geçerli değil’ diyen bir özne, söylemem bile fazla, bilge bir öznedir.
Her yeni kitabınızda daha iyi şiirin peşindeymişsiniz gibi bir his uyanıyor. Yanılıyor muyum?
Sözcükler Denizi ile Taşa Bağlarım Zamanı, sizde böyle bir duygu uyandırıyorsa buna sevinirim. İyi ve kalıcı olan bir şiir yazmak başlıca amacım. Şiir, durmadan yenileniyor. Eski şiirin bağlayıcılığından kurtulmak, her seferinde kendi biçimini yaratan şiirler yazmak, dünyada olmanın gereği bence. Mekân, zaman, bellek, aşk, ölüm gibi sorunsalların içinden, bu kavramların gerçeklikle ilişkisini kuran bir şiir yazmak yeni biçim arayışlarını, deneyselliği gerektirir. Öte yandan, felsefenin düalizm diye tanımladığı nesne, eşya, doğa bölünmüşlüğü, özne-nesne bölünmüşlüğü, Akdeniz doğası içinde yaşayan benim gibi biri için benimsenmesi zor ve olumsuzluklar içeren bir durumdu. İç mekân olgusuyla örülen şiirler özne-nesne karşıtlığını ortadan kaldırdı. Kantolar’da, Yeni Kantolar’da, Sözcükler Denizi’nde, Taşa Bağlarım Zamanı’nda yer alan şiirlerin monolog düzleminden bu durum okunabilir: Monolog düzlemi neyin bilincidir? İşçiyle üretim aracının karşıtlığa, birbirinden kopmaya dönüşmediği, emeğin ‘soyut emek’ hâline gelmediği bir dünyanın bilincidir. Bu bilinç bir özlem, bir ütopya olarak var şiirlerde.
Düalizm sorunu değil, yenilenen biçem ve biçimdir şiiri iyi şiir kılan. İçsel deneyim alanının (içeriğin) biçim üzerindeki denetimi ve baskısıdır bu. Modern çizgi, farklı modernist yönelimler de eklenerek sürüyor. Eski dönem şiirlerin talepleri de sürüyor hâlâ. Eski şiirin ya da kendi şiir çizgilerinin talepleri şairleri hâlâ aynı çizgi üzerinde yürümeye zorluyor. Şiirin tıkanma noktasıdır bu ve bağlayıcıdır. Bu kabuğu dilsel planda kırmak gerekiyor. Ben kırdım. Büyük dilsel kırılmalar yaşadı şiirim. İyi şiir, yeni şiir, eski konvansiyonları parçalayıp aşan şiirdir. Dilsel kırılmalarla aşılabilir.
Sözcükler Denizi’nde yer alan Kısa Tarih başlıklı şiirin son dizesi şöyledir : ‘Var benim de uzun bitkiler kadar tarihim.’ (s.64).
Kitabınızın adı da oldukça şiirsel. Bir imge galiba. ‘Taşa Bağlarım Zamanı’ neyi ifade ediyor?
Taşa Bağlarım Zamanı yazınsal bir imge.. Zaman kavramının soyutluğunu vurguladığı gibi, anakronik geçmişe ve zamansızlığa da gönderme yapıyor: Kitabın ana motifi gibi. (Bu imge okurun imgelem gücünü harekete geçirir mi dersiniz?)
Denizin Uykusu Üstümde adlı şiir kitabınızdan önceki şiirleriniz için; “onlar dışsal olanla ilgiliydi”... “Şimdi artık iç dünyanın sesi, monologun sesi, dile gelişi söz konusu.” demişsiniz. Son kitabınız Taşa Bağlarım Zamanı’nı bu farklılıkların neresine koyuyorsunuz?
Taşa Bağlarım Zamanı , doğayla, eşyayla, nesneyle bütünleşmenin kitabıdır. Bitki örtüsü, hayvanları ve insanıyla yeryüzü, dışsal ve içsel dünyanın sesi, soluğu, monologudur. Evrensel insanın tinselliği yeryüzünde nasıl geziniyorsa, şiirlerde de öyle gezindi. Ölüm ve dirim sorunu, bir önsezi mi diyeyim bilgelik mi yoksa, ölümü imleyen Pars imgesiyle 2004’den beri, dış ve iç mekân olarak girmişti şiirlerime. Taşa Bağlarım Zamanı, modernliğin getirdiği çalkantıları, fırtınaları benliğimden boşluğa bıraktığım zemin oldu. Çok ciddi varoluş sorunsalları imgesel dille, dile getirildi bu kitapta. Bilgece söylem, imgesel dilin içinde yitmeyen varoluşsal kaygılar, kanatları genişleyen sonsuzluk duygusu, ama hepsi dilsel bir kırılmayla varolup bir yapı oluşturdular. Monolojik söylemin bir yapıya dönüştüğü, şiirsel dilin bu amaçla örgütlendiği söylenebilir. Ama şu da var: Ritim ve lirizm, ne kadar değişirsem değişeyim, şiirimin kurucu öğeleri olarak dipte hep varoldular. Deniz, denizin yapıtları ve kapısı, günü uyandıran balıkçılar, ‘Köşeyi dönünce birdenbire Pessoa’ (s.15), ‘Gazze’de yine çocukları ölürmüşler’ (s.15); bütün dünya hâlleri Taşa Bağlarım Zamanı’nın tarihsel zamanını altüst ederek farklılıklar oluşturur. Zihinsel zaman zamandizinsel değildir. Bugünden anakronik geçmişe, zamansızlığa dönüş bu kitabın farklılıklarıdır. ‘Doğa içeridedir’ diyordu Cezanne. İç mekândan geçen görüntüler, aslında görünmez olan ama görünür kılınan görüntülerdir: ‘Göğe doğru akıyor dilsiz orak / Ekinler uçarılık düşünde tarlanın’ (s.17). Bu dizeler görülebilen bir şeyi işaret etmez. Kısaca, dış dünyanın iç mekândan, yaratıcı imgelemden geçişi Taşa Bağlarım Zamanı’nın belirgin farklılıklarıdır.
Edebiyatın belki de en sessiz çocuğu şiir. Şiir kitapları az satıyor ama biz milletçe şiiri çok seviyoruz. Bir çelişki var sanki. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Şiiri çok sevdiğimiz doğru mu? Hangi şiiri seviyoruz? Nüfusumuza göre az sayıdaki okur modern şiiri kavramaya ne kerte yakın? Şiirin az basılması ve dolaşımda olmayışı, ‘metalaştırılamayışıyla’ ilgili gibi görülüyor. Kültürün magazinleştirilmesi, kültür endüstrisinin pazara yönelik çabaları has şiiri geri plana itmiş olamaz mı? Ama şu da var ki, iyi şiir her zaman az okunmuş, az satmıştır.
Şiir yazdığınız kadar şiirle ilgili de çok yazıyorsunuz. Türk şiirinin 2000’lerdeki durumunu nasıl buluyorsunuz?
Şiirle ilgili yazılarım daha çok pedagojik düzlemde; şiirin şiir dışı etkenlerle değerlendirilişinden tutun da, şiire ait kavram ve terimlerin açımlanmasına, şiirin öğelerinin ayrıştırılmasına, şiir dilinin farklılığına kadar uzanan bir dizi yazı. Anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik yazılar bunlar. Şairler üzerine yazılar da yazdım, yazmaktayım. İmgeden, ironiye, ritimden anlama, modern şiirin dilinden gerçeklikle ilişkisine dek zincirleme pek çok sorunu dile getirmek sorumluluğunu yüklendim yıllardır.
Çağdaş Türk şiirinin XXI. yüzyıldaki durumu oldukça iyi. Çok çeşitli anlayışlarla deneysel, görsel ve farklı bir şiir yazılıyor. Doğu kökenli şairlerin metafizik ucu açık şiirleri, kadın şairlerin deneyimlediği başkaldırı şiirleri, farklı kültürel kaynaklardan güç alıyor. 2008’de, ‘Şiir artık kültürel girdilerden yalıtık olarak yazılamaz durumdadır’ demiştim. Çağdaş felsefenin, resmin, sinemanın, müziğin, ontolojinin, epistemolojinin, fenomenolojinin, psikanalizin insana sunduğu olanaklar şairi ilgilendirmelidir. Şairin deneyimlediği salt verili hayat olamaz. Onu dönüştürmenin düzeneklerini bilinç düzeyinde de yaşaması gerekir. Dünyayı, yeryüzünü anlamaya çalışmanın, anlamlandırmanın entelektüel birikimle gerçekleştiğini bütün ‘büyük şiirlerde’ görebiliriz. Birkaç yıl önce, ‘Fenomenoloji üzerine beş ders’i okuduğumu gören bir şair arkadaşın ‘ne gereği var’ dediğini anımsıyorum. Sürdüregeldikleri şiirin nasıl ‘eski konvansiyonlara’ yenildiğini görmek gerçekten hüzün verici. Birbirinin tekrarı bir şiiri yazmanın nesi özgünlüktür? Ne ki, birbirini tekrar eden şiirlerin yanı sıra, genç bir şiir de yazılıyor ülkemizde. Yaşı kaç olursa olsun en yeni şiiri Cahit Koytak yazdı, yazıyor. Gonca Özmen, Azad Ziya Eren, Bâki Ayhan T., Eren Aysan, Şeref Bilsel, Cenk Gündoğdu, Hasip Bingöl, Kenan Yücel, Beşir Sevim, Veysel Erol, Sadık Yaşar, Zeynep Köylü, Sinan Oruçoğlu, Gökçenur Ç., İbrahim Tenekeci, Selim Temo, Can Bahadır Yüce, Mitat Çelik, Özkan Satılmış, Yusuf Uğur Uğurel, Veysi Erdoğan, Betül Tarıman, Seyyidhan Kömürcü, Emel Güz, Mehmet Erte, Metin Kaygalak, Nilay Özer, Kadir Aydemir, Mehmet Butakın, Kemal Varol, Ahmet Çakmak, Mehmet Hameş, Mustafa Fırat, Serap Erdoğan, Fatma N., Betül Dünder, Erol Özyiğit, Hakan Cem, Serkan Ozan Özağaç, Bülent Keçeli, Ömer Erdem, Yasin Erol, Mete Özel, Aslı Serin, Burak Acar, Gülce Başar, Çiğdem Sezer, Levent Yılmaz, Mustafa Erdem Özler, Eyüp Yaşar, Ömer Berdibek, Zeynep Arkan, Elif Sofya, Mustafa Ergin Kılıç, Zeynep Uzunbay, Emel İrtem, Birhan Keskin, Murat Üstübal, İbrahim Halil Baran, Mehmet Öztek, Bejan Matur, Adnan Gül, Didem Madak, Adil İzci, Onur Caymaz, Enver Topaloğlu, Fuat Çiftçi, Bünyamin K., Deniz Durukan, Ali Özgür Özkarcı, Cuma Duymaz, Ersun Çıplak, Şükrü Sever, Özlem Sezer, Hüseyin Akın, Ali Hikmet Eren, Olcay Özmen, Mehmet Bozgan, Selahattin Yolgiden, Salih Aydemir, Mustafa Köz, Hakan Savlı, Hakan Şarkdemir, Serkan Işın, Ömer Şişman, Ertan Yılmaz, Mehmet Can Doğan, Yavuz Özdem, Ömer Aygün gibi şairler birbirine benzemeyen çok farklı şiirler yazıyorlar. Hepsini ilgiyle okuyorum. Çok değişik şiir çevrenleriyle karşılaşmak mümkün. Her ne kadar büyük şiirleri yoksa da, farklı şiirlerle çağdaş ve çağcıl şiire yeni alanlar açıyorlar. Öte yandan, Necmi Zekâ’yı okumayan, bilmeyen bir kuşak da var ki popüler kültürün çevreninde televizyondan televizyona koşan, şiiri değil şairliği öne çıkaran tutumlarıyla boy gösteriyorlar.
Taşa Bağlarım Zamanı’nında, Rene Char, beyaz geyik, Pessoa, balıkçılar, orman ve hayvanlar yer alıyor. Bu şairler, orman ve türlü hayvanlar neyi işaret ediyorlar?
Aslında bu soruya yanıt yine şiirlerin kendinde var: ‘Zamanın tefeciliğiyle, açgözlü parayla’ (s.49) kuşatılmış insanın, paranın geçerli olmadığı bir düşülkeyi işaret ederler. O saflığı.. Pessoa, Rene Char dünya şiirinin önemli adları. Ama, Taşa Bağalarım Zamanı’nda adlarının anılışı tesadüfi değil, dünya şiirinin hiza ve doğrultusuyla bütünleşme arzusundan kaynaklanıyor. ‘Geyik’ şiiri (s.27), en fazla onda var, bireyi bunaltan kentin baskısından kurtulma arzusu.
Taşa Bağlarım Zamanı, edebiyatın küçük bağlamı içinde ele alınamayacak bir yapıt. Bunu söylemekle, onu dünya şiirinin doğrultusunda gördüğümü söylemiş oluyorum. Tekrarlayayım: Yeni şiirlerimi evrensel bağlamda (büyük bağlam) gördüğümü söylemeliyim..
Taşa Bağlarım Zamanı’nda yer alan sözcüklerin istiflenişi tılsımlı, tansıklı (mucizevî) sözlere, sözcelere yol açıyor. Yazınsal olan, dahası şiirsel olan lirik bir düzlemde fışkırıyor. Ne dersiniz?
Gündelik egemen dili dışlayan, gündelik dilin yıpranmışlığını yadsıyan, yalınlıkla, sadelikle çelişmeyen bir tutum ortaya çıktı bu kitapta. Sözcüklerin istiflenişi yeni bir ‘yapı’ kuruyor. Sözdizimini fazla bozmadan (ki sözdizimiyle fazla oynamak anlam zorluğuna yol açıyor) oluşturulan bir ‘yapı’.Tansıklı söyleme şiirsel söylemin dolayımlı ve büyülü oluşu ve çağdaş lirizme bitişmesi yol açmış olabilir. Tam bilmiyorum. Çağdaş lirizmin olanaklarını şairaneliğe düşmeden dolaşıma sokmak yetti de arttı bile benim için. Kim bilir, belki, düş, gerçek ve tasarımlanan dünyanın bir arada ve iç içe girmesinden kaynaklanıyordur büyülü, tansıklı söylem.
Koskoca evrene fırlatılmış insan, varlığın hiçliği aslında. Ölümle dirim arasında ‘arafta’ kalmış insan ve onun duygusu. Bu duyguyu ‘kanser’ nedeniyle yaşadım, yaşamaktayım: ‘Kök oldum dünya toprağına’ (s.19) derken yaşama tutkusunun başatlığı dile gelir: ‘Yeter bana mezar taşı olmak / Anadolu’da’. İlk şiirlerdeki yetinmezlik (bkz. Sonsuz At : ‘Aşktır umutsuzluğu yenmek de yetinmezlik de’ s.46) duygusundan buraya, taşa sürüklenen Tin.
Çok teşekkür ederim bu röportaj için.
Ben teşekkür ederim bana bazı şeyleri söyleme fırsatı verdiğiniz için.
Taraf Gazetesi, 25 Mayıs 2009
15 Mayıs 2009 Cuma
Ahmet Ada’nın “Taşa Bağlarım Zamanı” adlı yeni şiir kitabı Metis Yayınevi tarafından yayımlandı!
Dağıtım: Punto Dağıtım
Taşa Bağlarım Zamanı, kentin basıncından bunalan bireyin düşülke arayışlarıyla dopdolu. Düalite ortadan kalkmış, doğayla, nesnelerle bütünleşmiş insanın duyarlıkları var. Bir solukta okunan bu yaz kitabı, evrensel insanın yeryüzü ile yüzleşmesi sanki.
Dağıtım: Punto Dağıtım
Taşa Bağlarım Zamanı, kentin basıncından bunalan bireyin düşülke arayışlarıyla dopdolu. Düalite ortadan kalkmış, doğayla, nesnelerle bütünleşmiş insanın duyarlıkları var. Bir solukta okunan bu yaz kitabı, evrensel insanın yeryüzü ile yüzleşmesi sanki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
